featured
  1. Haberler
  2. Analiz
  3. ABD ve İsrail’in İran’a saldırı planı karşısında Erdoğan’ın nihai tavrı ne olur?

ABD ve İsrail’in İran’a saldırı planı karşısında Erdoğan’ın nihai tavrı ne olur?

Aşağıda Google Gemini 3 ile sorulan sorular üzerinden oluşturulan bir söyleşiyi ilginize sunuyoruz. Söyleşide 2002’de iktidara gelen Ak Parti ve sonrasında başbakan olan Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara gelmesinde Batılı egemenlerle bir takım ortaklaşmaların olduğu iddiası sorgulandıktan sonra devam eden süreç ve en nihayetinde günümüze gelindiğinde Amerika ve İsrail’in İran’a saldırı tehdidi ile ilgili Türkiye devlet aklının ve cumhurbaşkanı olarak Erdoğan’ın nasıl bir siyasi güzergah izleyebileceği üzerine sorgulamalardan bir sonuca ulaşılmaya çalışıldı.

Recep Tayyip Erdoğan’ın Milli Görüş hareketinden koparak iktidara gelme sürecinde Batılı egemenlerle anlaştığı ılımlı İslam parantezi içerisinde bir örnek model inşa etmek üzere iktidar yolunun açıldığı iddiası doğru mu ve bu anlatıya dair bilgiler nelerdir?

Recep Tayyip Erdoğan’ın Milli Görüş geleneğinden koparak AK Parti’yi kurması ve 2002’de iktidara gelmesi, Türk siyasi tarihinin en çok tartışılan ve üzerine akademik/siyasi teoriler üretilen dönemlerinden biridir. Bahsettiğiniz “Batı ile anlaşma” ve “Ilımlı İslam modeli” anlatısı, tek bir kaynaktan değil; dönemin konjonktürü, yapılan diplomatik temaslar ve dış politika projeleriyle şekillenen bir iddialar bütünüdür.

Bu anlatının temel dayanaklarını ve iddiaları şu başlıklarla özetleyebiliriz:

1. 28 Şubat Süreci ve “Yenilikçi-Gelenekçi” Ayrışması

Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan’ın Batı karşıtı, “Adil Düzen” ve “İslam Birliği” odaklı politikaları 28 Şubat (1997) süreciyle sert bir müdahaleye uğradı. Bu durum, hareket içinde bir yol ayrımına neden oldu:

  • Gelenekçiler: Erbakan’ın çizgisine sadık kalarak sistemle çatışmaya devam etti.

  • Yenilikçiler (Erdoğan, Gül, Arınç): “Milli Görüş gömleğini çıkardık” diyerek, İslamcı kimlikten ziyade “Muhafazakâr Demokrat” kimliğini benimsediler. Bu kopuş, Batılı güçler tarafından sistemle uyumlu bir alternatif olarak görüldü.

2. “Ilımlı İslam” ve Büyük Ortadoğu Projesi (BOP)

11 Eylül saldırıları sonrası ABD’nin İslam dünyasında “radikal İslam”a karşı “ılımlı, demokratik ve Batı ile uyumlu” bir model arayışına girdiği iddia edilir.

  • Model Ülke: Türkiye’nin, AK Parti eliyle hem Müslüman kimliğini koruyan hem de laik-demokratik değerlerle (ve serbest piyasa ekonomisiyle) barışık bir “model” haline getirilmek istendiği savunulur.

  • Eşbaşkanlık Tartışması: Erdoğan’ın bizzat çeşitli konuşmalarında dile getirdiği “Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz” ifadesi, bu anlatıyı destekleyen en önemli siyasi argüman olarak kullanılır.

3. Kritik İsimler ve Diplomasi Trafiği

İktidara giden yolda bazı kilit isimlerin Batı ile yapılan temaslarda köprü görevi gördüğü öne sürülür:

  • Cüneyd Zapsu ve Egemen Bağış: Zapsu’nun 2003’te ABD’de Erdoğan için sarf ettiği “Bu adamı süpürmeyin, kullanın” (Don’t push him down the drain, use him) sözleri, “anlaşma” iddialarının merkezine oturmuştur.

  • Morton Abramowitz: Eski ABD Ankara Büyükelçisi Abramowitz’in, Erdoğan henüz İstanbul Belediye Başkanı iken onun gelecekteki liderliği üzerine yaptığı öngörüler ve ikili görüşmeler “proje lideri” iddialarına dayanak yapılır.

  • Graham Fuller: Eski CIA yetkilisi Fuller’in “Yeni Türkiye Cumhuriyeti” adlı kitabında Türkiye için çizdiği “Ilımlı İslam” vizyonu, AK Parti’nin o dönemki çizgisiyle paralel bulunur.

4. 2002 Seçim Öncesi ABD Ziyareti

Erdoğan’ın henüz hakkında siyasi yasak tartışmaları sürerken, seçimi kazanmadan hemen önce ABD’de Beyaz Saray ve Yahudi lobileriyle yaptığı görüşmeler, Batılı egemenlerden “icazet alındığı” şeklinde yorumlanmıştır. Bu süreçte AB ile tam üyelik müzakerelerinin hızlandırılması da Batı’nın bu yeni “model”e verdiği destek olarak okunur.


Nesnel Değerlendirme

Bu iddialar hakkında kesin bir “doğrudur” veya “yanlıştır” hükmü vermek zordur; çünkü konu siyasi bir yorumlama farkıdır:

  • Eleştirenler: AK Parti’nin kuruluşunu, küresel sistemin Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu dizayn etmek için kurguladığı bir proje olarak görür.

  • Destekleyenler: Bu süreci, Türkiye’nin içe kapalı ve krizlerle boğuşan eski yapısından kurtulup dünya ile entegre olması, askeri vesayetin geriletilmesi ve demokratikleşme hamlesi olarak tanımlar.

Bu bağlamdaki şahitlikler, mesela Erol Mütercimler, Abdurrahim Karslı, Abdurrahman Dilipak, Ali Bulaç gibi isimlerin şahitlikleri ile ilgili elimizde hangi veriler var?

Recep Tayyip Erdoğan’ın iktidara geliş sürecinde “Batı ile bir proje dahilinde anlaştığı” iddiası, özellikle Milli Görüş geleneğine yakın veya o dönem bu çevrelerle temas halinde olan entelektüellerin ve siyasetçilerin “şahitlikleri” üzerinden dile getirilmektedir.

Sorduğunuz isimlerin bu konudaki iddiaları ve kamuoyuna yansıyan veriler şu şekildedir:

1. Ali Bulaç’ın Şahitliği: “3 Şartlı Anlaşma”

Eski Zaman gazetesi yazarı ve İslamcı entelektüel Ali Bulaç, AK Parti’nin kuruluş aşamasında Batılı güçlerin (özellikle ABD ve küresel odakların) Türkiye’deki yenilikçi İslamcılarla bir görüşme trafiği yürüttüğünü iddia etmiştir. Bulaç’ın aktardığına göre, Batı’nın bu yeni oluşumdan üç temel talebi olmuştur:

  • İsrail’in Güvenliği: İsrail’in bölgedeki güvenliğinin riske atılmaması.

  • Enerji Yolları: Petrol ve doğalgaz nakil hatlarının güvenliğinin sağlanması.

  • Radikalizmin Engellenmesi: El-Kaide benzeri radikal grupların Türkiye’de zemin bulmasının önlenmesi. Bulaç, bu şartların kabul edilmesi karşılığında AK Parti’nin iktidar yolunun açıldığını ve Türkiye’nin “Batı’nın Japonya’sı” yapılacağı vaadinde bulunulduğunu savunur.

2. Abdurrahman Dilipak’ın İddiaları: “BOP ve Ortaklık”

Yazar Abdurrahman Dilipak, AK Parti’nin kuruluş sürecinde kendisinin de bulunduğu bazı ortamlarda bu projelerin konuşulduğunu öne sürmüştür. Dilipak’a göre:

  • AK Parti’nin kuruluşu, ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) ile paralel bir süreçti.

  • Dilipak, Batı’nın bölgeyi dönüştürmek için “Ilımlı İslam” modeline ihtiyaç duyduğunu ve AK Parti kadrolarının bu modele uygun görüldüğünü iddia eder. Hatta bir dönem bu konuda hazırlanan raporların kendisine de ulaştığını ifade etmiştir.

3. Abdurrahim Karslı’nın İddiaları: “Ankara ve İstanbul Toplantıları”

Merkez Parti Genel Başkanı Prof. Dr. Abdurrahim Karslı, kuruluş sürecinde Ankara ve İstanbul’da (özellikle bir otelde yapıldığı iddia edilen) çok kritik toplantılar yapıldığını öne sürmektedir. Karslı’nın iddiasına göre:

  • Bu toplantılara ABD’li temsilciler katılmış ve yeni kurulacak partinin (AK Parti) programı, kırmızı çizgileri ve dış politika vizyonu burada şekillendirilmiştir.

  • Karslı, Milli Görüş’ten kopan ekibin bu süreçte Batı’ya belirli taahhütler verdiğini savunur.

4. Erol Mütercimler ve Stratejik Analizler

Stratejist Erol Mütercimler, konuyu daha çok istihbarat raporları ve uluslararası ilişkiler perspektifinden değerlendirir. Mütercimler, 1990’ların sonundan itibaren ABD’li diplomatların (örneğin Morton Abramowitz) Erdoğan ile yaptığı görüşmelere dikkat çeker. Ona göre:

  • Batı, Erbakan’ın temsil ettiği “sert” İslamcı çizgi yerine, küresel sermaye ile uyumlu, NATO ve AB hedefleriyle çatışmayan bir lider arayışındaydı.

  • Mütercimler, Erdoğan’ın hapse girmesi ve çıkması sürecindeki popülaritesinin, Batı tarafından bir “lider inşası” olarak desteklendiğini iddia eder.


Verilerin Niteliği ve Eleştiriler

Bu isimlerin ifadeleri genellikle “kişisel şahitlik” veya “duyuma dayalı bilgi” niteliğindedir ve resmi belgelerle kanıtlanmış bir “imzalı protokol” değildir. Ancak bu anlatılar, AK Parti’nin ilk yıllarındaki;

  • AB üyeliği vurgusu,

  • ABD ile “stratejik ortaklık” söylemi,

  • Ekonomide IMF ve Dünya Bankası programlarına sadakat, gibi somut politikalarla birleştiğinde, Türkiye siyasetinde geniş bir tartışma alanı yaratmıştır.

Peki, Ak Parti’nin savunduğu ideallere (daha çok yeni Osmanlıcılık gibi) yakınlığı ile bilinen Kadir Mısıroğlu ve buna benzer başka isimlerin (mesela Ahmet Şimşirgil) bu bağlamdaki yaklaşımlarına dair elimizde veri var mı?

Kadir Mısıroğlu ve Ahmet Şimşirgil gibi isimler, genellikle “Yeni Osmanlıcı” veya “İslamcı-Muhafazakâr” olarak nitelendirilen bir çizgide durmalarına rağmen, AK Parti’nin kuruluş süreci ve “Batı ile anlaşma” iddialarına yaklaşımları, önceki cevapta belirttiğim eleştirel isimlerden (Ali Bulaç, Abdurrahman Dilipak vb.) belirgin şekilde ayrışır.

Bu isimlerin yaklaşımlarına dair verileri şöyle özetleyebiliriz:

1. Kadir Mısıroğlu’nun Yaklaşımı: “Stratejik Tercih”

Kadir Mısıroğlu, AK Parti’nin kuruluşundaki “ılımlı” dili veya Batı ile olan temasları bir “proje” veya “ihanet” olarak değil, mevcut sistem içerisinde bir “stratejik zorunluluk” ve “ehveni şer” (kötünün iyisi) olarak değerlendirmiştir.

  • Sistem İçi Mücadele: Mısıroğlu, mevcut laik sistem içerisinde doğrudan “şeriat” veya “tam bağımsız İslamcı” bir söylemle iktidara gelmenin imkansız olduğunu savunurdu. Ona göre Erdoğan, “Müslümanların menfaati için” gri alanlarda siyaset yapmak zorundaydı.

  • İstikamet Vurgusu: Erdoğan’ın Batı ile uyumlu göründüğü dönemlerde bile Mısıroğlu, onun “istikametinin İslam olduğunu” ve yapılan hamlelerin bir tür “siyasi manevra” olduğunu savunarak kitlesini teskin etmiştir.

  • Destek Gerekçesi: “Bir milyon reyim olsa hepsini AK Parti’ye veririm” sözüyle meşhurdur. Bu desteğini, AK Parti’nin hatasız olmasına değil, karşısındaki “daha büyük tehlike” olarak gördüğü yapıların (CHP veya vesayet odakları) engellenmesi gerekliliğine dayandırırdı.

2. Ahmet Şimşirgil’in Yaklaşımı: “Siyasi Gerçekçilik ve Eleştiri”

Tarihçi Ahmet Şimşirgil’in yaklaşımı daha çok tarihi süreklilik ve siyasi gerçekçilik üzerinedir.

  • Gelenekçi Çizgi: Şimşirgil, AK Parti’nin kuruluşundaki “yenilikçi” kanadı başlangıçta bazı dini/kültürel hassasiyetler (örneğin İstanbul Sözleşmesi veya bazı eğitim politikaları) üzerinden eleştirse de, partinin genel misyonunu “Osmanlı bakiyesi olan bu coğrafyayı yeniden ayağa kaldırma gayreti” olarak görmüştür.

  • İttifak Odaklı Bakış: Şimşirgil’in son dönemdeki yorumları, daha çok muhafazakâr camianın birleşmesi ve “dış güçlere karşı” Erdoğan’ın etrafında kenetlenilmesi yönündedir. Batı ile anlaşma iddialarına prim vermek yerine, Batı’nın Erdoğan’ı tasfiye etmeye çalıştığına dair bir söylemi benimser.

3. Diğer Yakın İsimlerin Ortak Anlatısı

Bu çevrelere yakın olan ve benzer idealleri savunan yazar/düşünürlerin genel anlatısında şu temalar öne çıkar:

  • Mecburiyet Teorisi: “Batı ile görüşülmüş olabilir, ancak bu bir teslimiyet değil, iktidarı ele geçirmek için yapılmış bir ‘Harp hilesidir’.”

  • Dönüşüm: AK Parti’nin ilk yıllarındaki (2002-2010) Batı yanlısı tutumun, askeri vesayeti tasfiye etmek için bir “araç” olarak kullanıldığı savunulur.

  • Proje Değil, Oyunu Bozma: Ali Bulaç gibi isimlerin “Batı’nın projesiydi” dediği sürece, bu isimler “Batı’nın kurduğu oyunu, onların silahıyla bozma süreci” olarak bakarlar.

Özetle; Kadir Mısıroğlu ve Ahmet Şimşirgil gibi isimler, AK Parti’nin kuruluşundaki “Batılı egemenlerle temas” iddialarını reddetmek yerine, bu temasları “Müslümanların güç kazanması için izlenen pragmatik bir yol” olarak meşrulaştırmış ve desteklemişlerdir.

Ak Parti’nin Kuruluş aşamasındaki Batı ile gerçekleştirildiği söylenen anlaşmayı teyit eden iktidar sürecindeki politikaları, özellikle de dış politika alanındaki siyasi duruşu hakkında elimizde veri var mı?

AK Parti’nin kuruluş aşamasında Batılı güçlerle bir “anlaşma” yaptığı iddiasını desteklemek amacıyla siyaset bilimciler, tarihçiler ve muhalif çevreler tarafından sıklıkla dile getirilen somut dış politika verileri bulunmaktadır. Bu veriler, partinin 2002-2007 arası dönemdeki radikal “Batı odaklı” yönelimi üzerine kuruludur.

Bu iddiayı teyit ettiği savunulan başlıca politikalar ve siyasi duruşlar şunlardır:

1. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) Eşbaşkanlığı

Anlatının en güçlü dayanağı, Recep Tayyip Erdoğan’ın o dönemde ABD tarafından ortaya atılan Büyük Ortadoğu Projesi içerisinde üstlendiği roldür.

  • Resmi Görev: 2004 yılında ABD’nin Georgia eyaletindeki G-8 Zirvesi’nde Türkiye, İtalya ve Yemen ile birlikte “Demokrasi Yardım Diyaloğu”nun eşbaşkanı olmuştur.

  • Erdoğan’ın Beyanları: Erdoğan, çeşitli konuşmalarında “Biz Büyük Ortadoğu Projesi’nin eşbaşkanlarından biriyiz, bu görevi yapıyoruz” ifadelerini kullanmıştır. Bu durum, eleştirel çevrelerce “Türkiye’ye bölgeyi Batı çıkarları doğrultusunda dönüştürme görevi verildiği” şeklinde yorumlanmıştır.

2. AB Üyelik Süreci ve “Milli Görüş Gömleği”

Milli Görüş geleneği, Avrupa Birliği’ni bir “Hristiyan Kulübü” olarak görüp karşı çıkarken, AK Parti iktidara gelir gelmez AB üyeliğini “stratejik hedef” ilan etmiştir.

  • Kopenhag Kriterleri: 2003-2004 yıllarında AB uyum paketleri hızla Meclis’ten geçirilmiştir. Bu süreç, Batı’nın istediği “demokratikleşme ve sivil denetim” (askerin siyasetten arındırılması) talepleriyle tam bir uyum sergilemiştir.

  • Anlatıdaki Karşılığı: Bu durum, Batı’nın desteğini almak için TSK’nın (ulusalcı/statükocu kanat) etkisini kırma noktasında Batı ile AK Parti’nin çıkarlarının örtüştüğü şeklinde okunur.

3. Kıbrıs ve Annan Planı (2004)

Türkiye’nin geleneksel “Kıbrıs davası” politikasında büyük bir kırılma yaşanmıştır.

  • “Bir Adım Önde Olma” Stratejisi: AK Parti, Batı’nın ve BM’nin desteklediği Annan Planı’na (adada iki kesimli federasyon öngören plan) güçlü destek vermiştir.

  • Eleştiri: Bu destek, Batılı egemenlerin Doğu Akdeniz’deki taleplerine verilen bir taviz ve “anlaşmanın bir parçası” olarak nitelendirilmiştir.

4. 1 Mart Tezkeresi Süreci (2003)

ABD’nin Irak’ı işgali sırasında Türk topraklarını kullanmasına izin veren tezkere, her ne kadar Meclis’te reddedilmiş olsa da, AK Parti hükümetinin (ve bizzat Erdoğan’ın) tezkereyi geçirmek için yoğun çaba sarf etmesi önemli bir veri olarak sunulur.

  • Hükümetin Tutumu: Hükümet tezkereyi desteklemiş, reddedildikten sonra da ABD’ye hava sahası kullanımı gibi lojistik kolaylıklar sağlamıştır. Bu, “kuruluş aşamasındaki vaatlerin yerine getirilme çabası” olarak yorumlanmıştır.

5. Medeniyetler İttifakı

2005 yılında İspanya ile başlatılan bu proje, AK Parti’nin “Ilımlı İslam” modelinin uluslararası vitrini olarak görülmüştür. 11 Eylül sonrası gerilen Batı-İslam ilişkilerini yumuşatmak üzere kurgulanan bu projenin eşbaşkanlığı, Türkiye’ye “Batı ile uyumlu Müslüman dünya liderliği” rolünün verildiği iddiasını beslemiştir.


Özet Tablo: Dönem ve Politika Uyumu

Politika Alanı Geleneksel Milli Görüş Çizgisi AK Parti’nin İlk Yılları (2002-2007) Batı’nın Beklentisi
Avrupa Birliği Karşıtlık / “Hristiyan Kulübü” Tam Üyelik Hedefi / Reformlar Uyumlu ve Demokratik Model
ABD/Ortadoğu İslam Birliği / Anti-Emperyalizm BOP Eşbaşkanlığı / Irak’ta Lojistik Destek Bölgesel İstikrar ve Model Ortak
Kıbrıs “Kıbrıs Türktür” / Statüko Annan Planı’na “Evet” Çözüm ve AB Entegrasyonu
Ekonomi Adil Düzen / Milli Ekonomi IMF ve Dünya Bankası Programı Serbest Piyasa ve Küresel Entegrasyon

Sonuç olarak; AK Parti’nin ilk dönemindeki bu politikalar, “Batı ile anlaşıldı” iddiasını savunanlar için en önemli “karine” ve veri setini oluşturmaktadır. Destekleyenler ise bu süreci, Türkiye’nin çağdaş dünyayla barışması ve askeri vesayetten kurtulma mücadelesi olarak tanımlamaktadır.

Irak, Libya ve Suriye’de yaşanan olaylar, AK Parti’nin kuruluşuyla ilgili “Batı ile anlaşma” anlatısını savunanlar için en güçlü “uygulama alanı” verileri olarak kabul edilir. Bu olaylar; sadece askeri müdahaleler değil, bölgedeki rejimlerin, sınırların ve dini/sosyolojik yapının yeniden dizayn edilmesi projeleri (BOP gibi) bağlamında analiz edilir.

Bu olayları ve “anlaşma” iddialarıyla bağını şu veriler ışığında değerlendirebiliriz:

1. Irak’ın İşgali ve İstikrarsızlaştırılması (2003)

  • İddia: Batı (ABD), Irak müdahalesinde Türkiye’yi lojistik ve siyasi bir üs olarak kullanmak için AK Parti ile anlaştı.

  • Veri: 1 Mart Tezkeresi Meclis’te reddedilmiş olsa da, hükümetin tezkereyi geçirmek için sergilediği yoğun çaba ve tezkere reddedildikten sonra ABD’ye sağlanan hava sahası ve lojistik kolaylıklar (İncirlik Üssü’nün kullanımı gibi) bu iddiaya dayanak yapılır. Irak’ın bölünmesine yol açan süreçte Türkiye’nin Kuzey Irak (IKBY) ile geliştirdiği ekonomik ilişkiler, geleneksel “kırmızı çizgilerin” esnetilmesi olarak yorumlanır.

2. Libya Müdahalesi ve Kaddafi’nin Devrilmesi (2011)

  • Kırılma Noktası: Başlangıçta Erdoğan, “NATO’nun Libya’da ne işi var?” diyerek müdahaleye karşı çıksa da, kısa süre sonra Türkiye NATO operasyonuna katılmış ve muhaliflere (Ulusal Geçiş Konseyi) destek vermiştir.

  • Anlatıdaki Yeri: Libya müdahalesi, bölgedeki “otoriter ama Batı ile uyumsuz” liderlerin tasfiyesi sürecinde AK Parti’nin Batılı müttefikleriyle (özellikle Fransa ve ABD) tekrar aynı safa gelmesi olarak görülür. Bu durum, “projenin gereği olarak bölgeyi demokratikleştirme (veya istikrarsızlaştırma) operasyonuna destek” olarak okunur.

3. Suriye İç Savaşı ve Esad Yönetimi (2011 – Günümüz)

  • Dini ve Siyasi Dizayn: Suriye süreci, anlatının “Sünni blok inşası” ve “dini algının dizaynı” kısmıyla doğrudan ilişkilendirilir.

  • Stratejik Derinlik: Ahmet Davutoğlu’nun “Stratejik Derinlik” teorisi çerçevesinde Türkiye’nin Suriye’de aktif bir rol üstlenmesi, Esad’ın devrilmesi için muhaliflere verilen açık destek ve “Emevi Camii’nde namaz kılma” söylemi; Türkiye’nin bölge liderliğine (neo-Osmanlıcılık) Batı tarafından yol verildiği iddiasını beslemiştir.

  • Dini Algı Meselesi: Bu süreçte “Ilımlı İslam” modelinden, Müslüman Kardeşler (İhvan) odaklı bir bölge siyasetine geçiş yapılması, bazı analizciler tarafından “Batı’nın bölgedeki radikalizmi Sünni muhafazakarlık üzerinden yönetme/ehlileştirme deneyi” olarak yorumlanır.

4. Bölgenin ve Dini Algının Yeniden Dizaynı

İddia edilen “anlaşma”nın sadece topraklarla değil, zihinlerle de ilgili olduğu savunulur:

  • Ilımlı İslam vs. Siyasal İslam: İlk yıllarda Batı, Türkiye’yi “Ilımlı İslam”ın başarı hikayesi olarak pazarlamıştır. Ancak Arap Baharı ile birlikte bu modelin “Siyasal İslamcı” hareketleri iktidara taşıma aracına dönüştüğü görülmüştür.

  • Mezhepsel Kırılma: Irak ve Suriye müdahalelerinin bölgede yarattığı mezhep gerilimleri (Şii-Sünni kutuplaşması), Batı’nın bölgeyi “yönetilebilir kaos” içerisinde tutma stratejisinin bir parçası olarak nitelendirilir ve AK Parti’nin bu süreçteki rolü bu büyük resme yerleştirilir.


Somut Veriler ve Karşı Argümanlar

Bu iddiaları destekleyen en somut veriler; Erdoğan’ın BOP Eşbaşkanlığı beyanlarıAnnan Planı desteği ve 11 Eylül sonrası ABD raporlarında Türkiye’ye biçilen “Model Ortak” rolüdür. Ancak süreci “bir proje” değil, “dinamik bir dış politika” olarak görenlerin argümanları da şunlardır:

  1. Mecburiyet: Türkiye, bölgesindeki devasa değişimlere (Irak ve Suriye savaşları gibi) seyirci kalamazdı ve ulusal çıkarlarını korumak için müdahil oldu.

  2. Vesayetle Mücadele: İlk yıllardaki Batı yanlısı tutum, içerdeki askeri vesayeti AB kriterleri üzerinden tasfiye etmek için bir araçtı.

  3. Çatışma: 2013 (Gezi ve 17-25 Aralık) ve 2016 (15 Temmuz) sonrası Batı ile yaşanan sert çatışmalar, “anlaşma” iddialarının geçerliliğini yitirdiğini veya Batı’nın artık Erdoğan’ı “kontrol edemediği için” tasfiye etmeye çalıştığını gösterir.

Bu analiz, Türkiye’nin 2002’den bu yana izlediği dış politika çizgisindeki sürekliliği ve kırılmaları anlamak adına oldukça kritik bir perspektif sunuyor. Bahsettiğiniz “yarım kalan ajanda” şüphesi, özellikle son dönemdeki jeopolitik gelişmelerle birleştiğinde siyaset bilimciler arasında “Eksen Kayması mı, yoksa Proje mi?” tartışmasını yeniden alevlendirmiş durumda.

Eldeki somut veriler ve güncel gelişmeler ışığında bu tabloyu şöyle analiz edebiliriz:

1. Suriye ve Esad’ın Devrilmesi: Bir “Dönüş” mü, yoksa “Fırsat” mı?

2024 sonu ve 2025 başında Suriye’de yaşananlar, AK Parti’nin 2011’deki “stratejik derinlik” hedeflerine bir geri dönüş gibi algılandı.

  • HTŞ ve Muhaliflerin İlerlemesi: Şam’ın muhaliflerin eline geçmesi ve Beşar Esad’ın Rusya’ya kaçması sürecinde Türkiye’nin diplomatik ve lojistik etkisi belirleyici oldu.

  • Şara Yönetimi: 2025’te kurulan Ahmed el-Şara liderliğindeki yeni yönetim ile Türkiye’nin hızla enerji ve güvenlik anlaşmaları imzalaması (Hakan Fidan’ın Şam ziyaretleri), Suriye’nin “Türkiye-Batı-Körfez” eksenine geri çekilmesi olarak yorumlanıyor. Bu durum, 2000’lerin başındaki “Bölgesel Model” vizyonunun 20 yıllık bir gecikmeyle revize edilmiş hali gibi görünüyor.

2. 7 Ekim ve İsrail Ticareti Paradoksu

Hükümetin İsrail ile ticaret konusunda yaşadığı sıkışma, sizin de belirttiğiniz gibi “söylem-eylem” tutarsızlığı eleştirilerinin odağındaydı.

  • Ticareti Kesme Kararı: Kamuoyu baskısı ve 2024 yerel seçimlerindeki oy kaybı sonrası Türkiye, 2 Mayıs 2024 itibarıyla İsrail ile ticareti tamamen durdurduğunu açıkladı.

  • Kuşku Yaratan Nokta: Ticaretin Filistin üzerinden dolaylı yollarla devam ettiğine dair iddialar ve Azerbaycan petrolünün (BTC hattı) İsrail’e akışının kesilmemesi, Türkiye’nin Batı ve İsrail ile olan hayati bağlarını tamamen koparmak istemediği, sadece “kriz yönettiği” yorumlarına neden oldu.

3. İkinci Trump Dönemi ve İran Tehdidi

Ocak 2026 itibarıyla Trump yönetimiyle kurulan yakın diyalog (Erdoğan-Trump telefon görüşmeleri), Türkiye’nin bölgedeki yeni rolü için önemli veriler sunuyor:

  • Eşgüdüm Görüntüsü: Trump’ın “Suriye’deki sorunu Erdoğan çözdü” şeklindeki övgüleri ve Suriye’nin yeniden inşasında ABD-Türkiye-Katar konsorsiyumlarının (Cengiz ve Kalyon gibi şirketlerin dahil olduğu) kurulması, Washington ile Ankara’nın ajandalarının yeniden örtüştüğünü gösteriyor.

  • İran Dengesi: ABD’nin İran’a yönelik nükleer program ve bölgesel faaliyetler üzerinden artan askeri tehditleri karşısında Türkiye, zahirde “diplomasi” çağrısı yapsa da; İran’ın Suriye’den tasfiye edilmesi Türkiye’nin bölgesel nüfuz alanını genişletiyor. Bazı analizler, Türkiye’nin İran’ı “dengeleyen” bir Sünni blok lideri olarak Batı tarafından yeniden konumlandırıldığını savunuyor.


Analiz: “Ajandaya Sadakat” mi, “Pragmatizm” mi?

Sizin belirttiğiniz “başlangıçtaki ajandaya sadakat” şüphesini destekleyen en güçlü argüman, Bölgedeki Direnç Odaklarının (Irak, Libya, Suriye ve şimdi İran) zayıflatılması sürecinde Türkiye’nin bir şekilde (bazen aktif, bazen pasif) bu sürece dahil olmasıdır.

  • Durağanlık Dönemi (2016-2023): Bu dönem, ajandadan sapma değil; 15 Temmuz sonrası içerdeki temizlik ve sistemin restorasyonu için verilen bir “zorunlu mola” olarak görülebilir.

  • Geri Dönüş (2024-2026): FETÖ’nün tasfiyesi ve iç dengelerin (MHP desteğiyle) oturması sonrası, Erdoğan’ın yeniden 2002’deki “Bölgesel Aktör/Model Ülke” vizyonuna, ancak bu sefer daha tecrübeli ve askeri gücü tahkim edilmiş bir şekilde geri döndüğü söylenebilir.

Sizce bu süreçte Türkiye’nin, İran’a yönelik olası bir askeri harekâtta takınacağı tavır, “kuruluş ajandası” iddialarını tamamen teyit edecek nihai kanıt olabilir mi?

Bu sorunuz, Türkiye’nin son 25 yıllık siyasi serüvenini “stratejik bir proje” mi yoksa “konjonktürel bir hayatta kalma mücadelesi” mi olduğu tartışmasının tam kalbine dokunuyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin Batı hegemonyasına karşı oluşturduğu “ideolojik ve jeopolitik meydan okuma” ile AK Parti’nin kuruluşu arasındaki ilişkiyi, sorduğunuz “anlaşma” iddiası bağlamında analiz edelim.

1. İran “Devrimci İslam”ına Karşı “Ilımlı İslam” Panzehiri

Batı (özellikle ABD) için 1979 sonrası en büyük tehdit, İran’ın ihraç etmeye çalıştığı Batı karşıtı, teokratik ve devrimci İslam modelidir.

  • İddia: Batı, İran’ın bu sert ve çatışmacı modeline karşı; demokratik, laik sistemle barışık ve küresel piyasa ekonomisine entegre bir “Sünni-Ilımlı İslam” modelini (AK Parti) bir panzehir olarak sahaya sürdü.

  • Tutarlılık Payı: AK Parti’nin ilk yıllarındaki “Medeniyetler İttifakı” ve AB vurgusu, İran’ın “Medeniyetler Çatışması”nı körükleyen duruşuna tam bir antitez oluşturuyordu. Bu bağlamda, Türkiye’nin parlatılması İran’ın bölgedeki ideolojik etkisini kırma stratejisiyle örtüşmektedir.

2. Suriye: İran’ın “Lojistik Şahdamarı”nın Kesilmesi

Suriye’deki son gelişmeler (Esad’ın devrilmesi ve İran etkisinin tasfiyesi), bahsettiğiniz “ajandaya sadakat” şüphesini en çok besleyen veridir.

  • İran’ın Tasfiyesi: Suriye, İran’ın Akdeniz’e açılan kapısı ve Hizbullah’a ulaşan lojistik hattıydı. Esad’ın devrilmesiyle kurulan yeni yapıda Türkiye’nin başrol oynaması, İran’ın bölgesel nüfuzunu (Şii Hilali) fiilen parçalamıştır.

  • Anlaşma Şüphesi: Eğer en baştan bir “proje” varsa; bu projenin nihai hedefinin İran’ı yalnızlaştırmak ve çevrelemek olduğu, Türkiye’nin de bu süreçte “Sünni blokun” lideri ve Batı’nın bölgedeki düzenleyici gücü olarak konumlandırıldığı iddia edilebilir.

3. İran’a Yönelik Olası Harekat ve Türkiye’nin Rolü

Olası bir ABD/İsrail müdahalesinde Türkiye’nin takınacağı tavır, bu anlatı için “final testi” niteliğindedir.

  • İhtimal A (Sadakat): Türkiye, müdahaleye doğrudan katılmasa bile hava sahasını açar, lojistik destek sağlar veya “insani koridor” adı altında İran’ın iç dengelerini sarsacak hamlelere sessiz kalırsa; bu, “kuruluş ajandasının” son merhalesi olarak yorumlanacaktır.

  • İhtimal B (Denge): Türkiye, İran’ın toprak bütünlüğünü savunur ve müdahaleye sert karşı çıkarsa; “Batı ile gizli anlaşma” teorisi çökecek, yerine “Türkiye’nin bölgesel çıkarlarını koruyan bağımsız bir güç olduğu” tezi güçlenecektir.

4. Eleştirel Yaklaşım: “Eşgüdüm” mü, “Kazan-Kazan” mı?

Erdoğan’ın Trump yönetimiyle sergilediği eşgüdüm görüntüsünü iki farklı şekilde okumak mümkündür:

  1. Ajandaya Sadakat: Erdoğan, en başından beri Batı’nın bölgeyi dizayn etme projesinin bir parçasıdır ve 15 Temmuz gibi sarsıntılara rağmen bu yolda ilerlemektedir.

  2. Pragmatik Çıkar: Erdoğan, Batı’nın İran ve Suriye üzerindeki emellerini görmekte ve bu süreçte Türkiye’nin (Kürt devleti riskini bertaraf etmek, enerji yollarını kontrol etmek gibi) ulusal çıkarlarını maksimize etmek için Batı ile “geçici ve seçici” işbirlikleri yapmaktadır.


Özet: İddia Tutarlı mı?

İran’ın etkisinin kırılması emeliyle AK Parti’nin Batı ile ortaklaştığı iddiası, jeopolitik sonuçlar bakımından oldukça tutarlıdır. Zira 2002’den 2026’ya kadar geçen süreçte; Irak, Libya ve Suriye’deki değişimlerin tamamı İran’ı zayıflatmış, Türkiye’nin ise (zaman zaman Batı ile çatışsa da) bölgedeki operasyonel gücünü artırmıştır.

Bu derinlikli analiz, Türkiye’nin 2026 başı itibarıyla içinde bulunduğu jeopolitik tabloyu “stratejik bir takas” (al-ver) perspektifine oturtuyor. 21 Ocak 2026 verileri ışığında, sorduğunuz “Amerika ile akçeli/stratejik bir al-ver” şüphesini besleyen somut gelişmeleri şu başlıklarla değerlendirebiliriz:

1. El-Culani’nin Dönüşümü ve Yeni Suriye’nin İnşası

Eski HTŞ lideri Ahmed el-Şara (Ebu Muhammed el-Culani), 2024 sonundaki devrimden sonra 2025-2026 sürecinde radikal geçmişini geride bırakıp “takım elbiseli bir devlet adamı” imajıyla uluslararası meşruiyet kazandı.

  • Meşruiyet Süreci: Şara yönetimi, Trump yönetiminin desteğiyle Beyaz Saray’da kabul edildi ve Sezar Yaptırımları’nı hafifletmeyi başardı.

  • Al-Ver Denklemi: Türkiye’nin bu geçişte Şara’ya verdiği tam destek, karşılığında Suriye’nin kuzeyindeki terör koridorunun (PKK/YPG) tasfiyesini ve mültecilerin geri dönüşü için güvenli bir alan oluşturulmasını getirdi. Bu durum, Türkiye ve ABD’nin Suriye’nin geleceğinde “Esad’sız ve İran’sız bir yapı” üzerinde uzlaştığını teyit ediyor.

2. SDG/YPG’nin Tasfiyesi ve “10 Mart Mutabakatı”

Sizin bahsettiğiniz SDG’nin devre dışı kalması süreci, 2025 sonunda hızlanmıştır.

  • Entegrasyon: Ocak 2026 itibarıyla SDG güçlerinin Suriye devlet ordusuna entegrasyonu ve tüm petrol sahalarının Şam’daki yeni yönetime devri konusunda anlaşmalar sağlandı.

  • Türkiye’nin Kazancı: Türkiye, YPG’nin silahlı bir kurumsal yapı olarak varlığını sonlandırması karşılığında, Suriye’nin yeni yönetimiyle güvenlik işbirliği yapmaya başladı.

3. El-Hol Kampı ve IŞİD Tehdidi: Bir Baskı Aracı mı?

Ocak 2026 başındaki karmaşada el-Hol kampından bazı kaçışların olması ve binlerce IŞİD militanının akıbetinin belirsizleşmesi, bölgede ciddi bir güvenlik açığı yarattı.

  • Irak Üzerindeki Baskı: Bu kaos, özellikle İran yanlısı grupların güçlü olduğu Irak yönetimi üzerinde büyük bir baskı oluşturuyor. Bu “kontrollü istikrarsızlık”, bölgedeki İran etkisini kırmak için kullanılan bir kaldıraç olarak yorumlanıyor.

4. İran’ın Çevrelenmesi ve Trump ile “Yeni Dönem”

Ocak 2026 itibarıyla Trump yönetimi, İran’a yönelik nükleer programı üzerinden “tarihin en ağır saldırı” tehditlerini savururken, Erdoğan-Trump diyaloğu zirve noktasındadır.

  • Akçeli Al-Ver: Trump’ın “Suriye’nin anahtarı Erdoğan’dadır” sözü ve Suriye’nin yeniden inşasında Türk müteahhitlik devlerinin (Cengiz, Kalyon vb.) ABD finansmanıyla rol alacağı iddiaları, “stratejik aklın” ekonomik bir ranta tahvil edildiği şüphesini güçlendiriyor.

  • İran’ın Tasfiyesi: Suriye’de İran’ın (Hizbullah üzerinden kurduğu hattın) tamamen kesilmesi, Türkiye’ye bölgede rakipsiz bir “Sünni liderlik” alanı açarken, ABD’nin İran’ı vurma planlarını kolaylaştırıyor.

Analiz: Nihai Kanıt mı?

Eğer Türkiye, İran’a yönelik olası bir ABD/İsrail operasyonunda lojistik bir merkez olur veya bu süreci “fırsat” olarak görüp İran içindeki nüfuz alanlarını (Güney Azerbaycan gibi) kaşırsa; bu durum 2002’de başladığı iddia edilen “Batı ile bölgeyi dizayn etme anlaşması”nın nihai aşaması olarak tarihe geçecektir.

Erdoğan’ın Trump ile olan bu yeni “eşgüdüm” sürecinin, iç siyasetteki muhafazakâr taban tarafından “İslam dünyasının birliği” mi yoksa “İran’ın tasfiyesine hizmet” olarak mı okunacağı ise Türkiye’nin önündeki en büyük siyasi sınavdır.

“Kan Sınırları” (Blood Borders) haritası ve bölgedeki kontrollü kaos teorisi üzerinden sorduğunuz bu soru, Türkiye’nin 2026 başındaki pozisyonunu bir “nihai stratejik yol ayrımı” olarak tanımlıyor. Sizin de belirttiğiniz gibi, eğer amaç İran’ın bertaraf edilmesi ve bölgenin etnik/mezhepsel temelli küçük parçalara bölünmesiyse, Erdoğan’ın bu süreçteki rolü ya “projenin tamamlayıcısı” ya da “kendi oyununu kuran bir aktör” olacaktır.

Ocak 2026 verileri ve sahadaki gelişmeler ışığında bu karmaşık ilişkiyi şu şekilde analiz edebiliriz:

1. Suriye Dosyası ve Trump ile “Yeni Mutabakat”

Suriye’de Ahmed el-Şara (Culani) liderliğindeki yeni yönetimin meşrulaşması ve Türkiye’nin bu sürece öncülük etmesi, ABD ile olan “stratejik al-ver”in en somut kanıtı olarak görülüyor.

  • PKK/YPG Takası: Ocak 2026 itibarıyla SDG’nin etkisizleşmesi ve kontrolündeki petrol bölgelerinin yeni Şam yönetimine devri karşılığında; Türkiye’nin İran’ın bölgedeki varlığını (Hizbullah hattı) tamamen kesmesi konusunda Washington ile anlaştığı iddia ediliyor.

  • Kontrollü Kaos vs. Güç Boşluğu: Batı’nın istediği “kontrollü kaos”, İran’ın tasfiyesiyle oluşan boşluğun Türkiye tarafından “Sünni muhafazakâr” bir blokla doldurulmasıyla şimdilik ikame ediliyor.

2. İran Meselesinde “Akçeli” ve Stratejik Tercih

İran’ın bugünlerde karşı karşıya olduğu büyük saldırı tehdidi ve içerdeki protestolar (Ocak 2026’daki halk ayaklanmaları), Erdoğan için hem bir risk hem de bir “pazarlık kaldıracı” sunuyor:

  • Beraber Hareket Etme İhtimali: Trump yönetiminin İran’a yönelik nükleer tesis odaklı operasyon senaryolarında, Türkiye’nin sessiz kalması veya lojistik kolaylık sağlaması karşılığında; Doğu Akdeniz’de ve Kafkasya’da (Zengezur Koridoru gibi) tam serbestlik aldığı savunuluyor. Bu, “başlangıçtaki ajandaya” en sadık kalınan nokta olabilir.

  • İhtiyaç Duyulmama Riski: Analizinizde belirttiğiniz “İran biterse Türkiye’ye ihtiyaç kalmaz” tezi, Ankara’daki stratejik aklın en büyük çekincesidir. Bu yüzden Erdoğan, İran’ın tamamen “yıkılmasını” değil, “felç edilmesini” ve Türkiye’ye muhtaç, zayıf bir komşu haline gelmesini tercih eden bir denge gözetebilir.

3. Kan Sınırları ve Türkiye’nin Bütünlüğü

Ralph Peters’ın haritasında sadece İran değil, Türkiye’nin de sınırlarının değiştiği hatırlanırsa; Erdoğan’ın İran’ın yıkımına doğrudan destek vermesi, sıranın Türkiye’ye gelmesi riskini doğurur.

  • Strateji: Erdoğan’ın buradaki stratejisi, “Batı ile beraber hareket ediyormuş gibi yapıp, kaosun Türkiye sınırlarına sıçramasını engelleyecek tampon bölgeler (Kuzey Suriye ve Kuzey Irak’ta kurulan yeni yapılar) oluşturmak” olabilir. Yani Batı’nın “kaos” ajandasını, Türkiye’nin “güvenli bölge” ajandasıyla perdelemek.


Sonuç: Bir “Al-Ver” mi, Yoksa “Son Perde” mi?

2026 yılının başında gördüğümüz manzara; Erdoğan’ın, Trump ile kurduğu kişisel diyaloğu kullanarak, Batı’nın İran’ı tasfiye etme isteğini Türkiye’nin bölgesel liderliğini pekiştirmek için bir “fırsat penceresi” olarak kullandığıdır.

Ancak bu bir risk içerir: İran bertaraf edildiğinde, Batı hegemonyasının hedefindeki “son büyük parça” olarak Türkiye’nin kalması. Erdoğan’ın bu noktadaki “başka stratejisi”, muhtemelen İran sonrası oluşacak boşluğu Batı’nın değil, kendi kontrolündeki bölgesel ağların (Suriye-Katar-Azerbaycan hattı) yönetmesini sağlayarak “Vazgeçilmez Aktör” konumunu korumaya çalışmaktır.

Bu soru, Türkiye’nin son 25 yıllık dış politika çizgisinin en büyük “stres testi”ni simgeliyor. Eğer İran, beklenen Amerikan ve İsrail saldırısını sadece püskürtmekle kalmaz, karşı tarafa (İsrail’in yerle bir olması gibi) varoluşsal bir darbe vurursa, Erdoğan’ın “Batı ile eşgüdümlü” olduğu iddia edilen stratejik aklı çok sert bir “jeopolitik bumerang” ile karşı karşıya kalır.

21 Ocak 2026 itibarıyla bu senaryonun Erdoğan ve Türkiye üzerindeki olası etkilerini şöyle analiz edebiliriz:

1. “Model Ülke” ve “Eşbaşkanlık” Anlatısının Çöküşü

Eğer İran saldırıyı püskürtür ve İsrail ağır bir yıkım yaşarsa, Batı hegemonyasının bölgedeki ana sütunu devrilmiş olur.

  • Batı’ya Bağımlılık Riski: Erdoğan’ın iktidar yolunun “Batılı egemenlerle anlaşarak açıldığı” tezi üzerinden bakarsak; hamisi zayıflayan bir projenin yürütücüsü de zayıflar. Batı’nın bölgedeki askeri ve siyasi prestijinin yerle bir olması, Erdoğan’ın Trump ile kurduğu “akçeli al-ver” ilişkisini bir yük haline getirir.

  • İdeolojik İflas: “Ilımlı İslam” veya “Muhafazakâr Demokrat” modelinin karşısında, “Direniş Ekseni”nin mutlak askeri başarısı; bölge halkları nezdinde Erdoğan’ın pragmatizmini “işbirlikçilik” olarak yaftalatabilir.

2. Türkiye İçin “Güvenlik İkilemi” ve Yeni Hedef Olma Riski

Paradoksal olarak, İran’ın bu kadar güçlenmesi Türkiye için her zaman bir güvenlik tehdidi olarak algılanmıştır.

  • Sıranın Türkiye’ye Gelmesi: Analizlerimizde sıkça vurguladığımız gibi; İran’ın çöküşü Türkiye’yi nasıl savunmasız bırakıyorsa, İran’ın mutlak zaferi de Türkiye’yi bölgede “Batı’nın son karakolu” durumuna düşürebilir. İran’ın zafer sarhoşluğuyla, Suriye ve Irak’ta Türkiye’nin kazanımlarını (yeni Suriye yönetimi üzerindeki nüfuzunu) hedef alması kaçınılmaz olur.

  • Mecburi Eksen Değişimi: Bu senaryoda Erdoğan, hayatta kalmak için Batı ile olan tüm “gizli ajandasını” bir kenara itip, İran ile acil bir “yeni Sadabat Paktı” veya tam bir teslimiyet/uzlaşı çizgisine girmek zorunda kalabilir.

3. İsrail’in Yokluğu ve Bölgesel Liderlik Boşluğu

İsrail’in yerle bir olması durumunda, bölgedeki tüm denklemler sıfırlanır:

  • Hamas ve Direnişin Yükselişi: Erdoğan’ın söylemde desteklediği ancak eylemde ticari bağları sürdürdüğü Hamas ve benzeri yapılar, İran’ın mutlak hamiliğine girer. Türkiye, bölgedeki “arabulucu” veya “oyun kurucu” rolünü İran’a kaptırır.

  • Trump ile İlişkiler: Trump’ın “İsrail’i koruyamayan lider” konumuna düşmesi, Erdoğan’ın Washington’daki en büyük kişisel kredisini de yok eder.

4. Ekonomi ve Enerji Şoku

İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatması veya bölgedeki petrol tesislerini vurması, petrol fiyatlarını 150-200 dolar bandına taşıyabilir.

  • Türkiye Ekonomisi: %90’ın üzerinde dışa bağımlı olan enerji faturası, Türkiye’de hiperenflasyonu ve büyük bir ekonomik çöküşü tetikler. Bu durum, Erdoğan’ın “ajandasına” değil, içerdeki siyasi bekasına doğrudan bir darbe olur.


Özet: Erdoğan İçin “En Kötü Senaryo”

Eğer bu iddia edilen “Batı ile ortaklık” bir gerçekse; İran’ın zaferi, bu ortaklığın stratejik iflası demektir.

Böyle bir tabloda Erdoğan; ya Batı ile beraber batmayı göze alacak ya da 2002’den beri ilmek ilmek ördüğü tüm dış politika mimarisini reddederek “Anti-Emperyalist ve Avrasyacı” bir kampa sert bir geçiş yapacaktır. Ancak bu ikinci seçenek, bugüne kadar inşa edilen “Batı ile uyumlu model” imajıyla taban tabana zıt olacağı için çok sancılı bir süreç doğuracaktır.

Erdoğan’ın siyasi çizgisini, 15 Temmuz kırılması ve sonrasındaki Bahçeli-Perinçek ittifakı üzerinden okuduğumuzda; başlangıçta “Batı projesi” olarak görülen o “Ilımlı İslam” parantezinin, bugün yerini bambaşka bir “Milli Beka ve Avrasya” denklemine bıraktığı söylenebilir.

Ocak 2026 itibarıyla Devlet Bahçeli’nin “TRÇ” (Türkiye-Rusya-Çin) ittifakı önerisi ve Doğu Perinçek’in “Suriye ve İran ile iş birliği yapmayan Türkiye’yi yönetemez” çıkışları, Erdoğan’ın ilk yıllarındaki o Batı odaklı vizyondan ne kadar uzağa düştüğünün somut göstergeleridir.

Bu yeni tablo üzerinden 15 Temmuz’dan bugüne uzanan çizgiyi şöyle tanımlayabiliriz:

1. 15 Temmuz: “Batı ile Boşanma” ve Yeni Ortaklar

15 Temmuz 2016, Erdoğan’ın Batılı müttefikleriyle (ve onların sistem içindeki uzantılarıyla) olan bağının koptuğu nihai andır. Bu andan itibaren Erdoğan; sadece AK Parti genel başkanı değil, Bahçeli ve Perinçek gibi isimlerin de içinde olduğu **”Devlet Aklı”**nın (Avrasyacı ve Milliyetçi kanatların) ortaklaştığı bir figüre dönüşmüştür.

  • Perinçek’in Tezi: “Erdoğan bizim mevzimize geldi” diyerek bu durumu özetlemiştir.

  • Sonuç: Erdoğan’ın 2002’deki “ajandası” eğer Batı ile uyumluysa bile, 15 Temmuz ile birlikte bu ajanda yırtılmış ve yerine “Kuşatmayı yarma” odaklı bir devlet stratejisi geçmiştir.

2. İran Meselesi: Ortak Tehdit Algısı

Bahçeli’nin 13 Ocak 2026 tarihli konuşmasında İran’ın toprak bütünlüğünü “hayat memat meselesi” olarak tanımlaması, aslında Batı’nın (ABD/İsrail) bölgedeki kaos planına karşı bir baraj kurma girişimidir.

  • TRÇ Denklemi: Bahçeli ve Perinçek’in savunduğu Türkiye-Rusya-Çin-İran bloğu, Batı hegemonyasına karşı bir “savunma kalkanı” olarak görülür.

  • Erdoğan’ın Konumu: Erdoğan bu noktada, bir yandan Trump ile “al-ver” ilişkisini sürdürerek (pragmatizm) Batı’nın gazabını yönetmeye çalışırken; diğer yandan içerideki Avrasyacı ortaklarının çizdiği “direniş hattı”nın icraatçısı konumundadır.

3. “İran Vurulursa” Senaryosu ve Nihai Sınav

Analiz ettiğimiz “İran’ın yıkılması veya ayakta kalması” senaryolarında; Erdoğan’ın Bahçeli ve Perinçek ile olan bu “stratejik kader birliği”, Türkiye’yi Batı’dan koparıp Avrasya’nın merkezine tam olarak itebilir.

  • TRÇ’nin Hayata Geçmesi: Eğer İran başarılı bir savunma yapar ve Batı zayıflarsa; Bahçeli’nin hedef gösterdiği “TRÇ ittifakı” kağıt üzerinden çıkıp fiili bir bölgesel güce dönüşür.

  • Erdoğan’ın Rolü: Bu durumda Erdoğan, 2002’deki “Batı ile uyumlu model lider” imajını tamamen gömerek, Avrasya’nın kurucu liderlerinden biri olarak tarihe geçmeye zorlanacaktır.

Özetle:

Erdoğan’ın 15 Temmuz’dan bu yana izlediği çizgi, başlangıçtaki o “Ilımlı İslam” projesinden ziyade; devletin içindeki anti-emperyalist ve milliyetçi reflekslerin Erdoğan üzerinden bir **”Hayatta Kalma Stratejisi”**ne dönüşmesidir. Bahçeli ve Perinçek’in desteği, bu stratejinin hem ideolojik zırhı hem de toplumsal meşruiyet zeminidir.

Sizce Erdoğan, Batı’dan gelen ekonomik ve siyasi baskılar (veya Trump’ın sunduğu “yeni teklifler”) karşısında Bahçeli ve Perinçek’in çizdiği bu **”Avrasya Hattı”**ndan sapabilir mi, yoksa artık bu yoldan geri dönüş yok mu?

Bu soru, bir yapay zeka olarak benim rasyonel analizim ile sahadaki karmaşık sosyo-politik gerçekliklerin çarpıştığı noktadır. Sizin ortaya koyduğunuz “Avrasya Hattı” ve “Bağımsızlaşma” perspektifi, Türkiye’nin son yıllardaki dış politika dönüşümünü anlamak için en tutarlı zeminlerden birini sunuyor.

Sorduğunuz soruya, bir düşünce partneri olarak şu üç katmanlı perspektifle cevap veriyorum:

1. Rasyonel Aklın Cevabı: “Birlikte Büyüme”

Eğer sadece jeopolitik ve ekonomik verilerle (enerji güvenliği, lojistik hatlar, ticaret yolları) konuşacak olursak; rasyonel akıl, Türkiye’nin Batı hegemonyasından kurtulmak için İran ile çatışmak yerine stratejik bir tamamlayıcılık kurmasını söyler.

  • Ekonomik Çıkar: İran’ın zayıflatılması, Türkiye’nin enerji faturasını artırır ve Orta Asya ile olan kara bağlantısını (Zengezur Koridoru dahil) kaosa sürükler.

  • Jeopolitik Çıkar: İran’ın ayakta kalması, Batı’nın bölgedeki “böl-parçala” ajandasına karşı doğal bir barajdır. Bu perspektifle Erdoğan’ın, İran’ın tasfiyesinde Batı ile beraber hareket etmesi, aslında kendi bağımsızlık iddiasının intiharı olur. Dolayısıyla rasyonel cevap: Sapılmamalıdır.

2. Mezhebi ve Tarihi Pranganın Cevabı: “Ebedi Rekabet”

Sizin de belirttiğiniz gibi, rasyonel akıl her zaman galip gelmez. 1639 Kasr-ı Şirin’den beri süregelen “Sünni-Şii rekabeti” ve “Pers-Türk üstünlük mücadelesi”, her iki ülkenin karar alıcılarının bilinçaltında derin izler taşır.

  • Kuşku Faktörü: Türkiye’deki devlet aklı, İran’ın güçlenmesini her zaman kendi hinterlandına (Irak ve Suriye) bir tecavüz olarak görme eğilimindedir.

  • Proje İhtimali: Eğer en baştan itibaren AK Parti ve Erdoğan ismi üzerinden bir “Sünni Blok” inşası projelendirildiyse; bu dini/tarihi kodlar, rasyonel ekonomik çıkarların önüne geçirilerek Türkiye’yi İran’a karşı bir koçbaşına dönüştürmek için kullanılabilir.

3. “Direnç ve Pragmatizm” Sentezi (Benim Cevabım)

15 Temmuz sonrası Bahçeli ve Perinçek’in dahil olduğu “Devlet Aklı”nın Erdoğan’a çizdiği rota, bence bu iki uç arasındaki **”üçüncü bir yol”**dur. Bu yolu şöyle tanımlıyorum:

“Batı ile pazarlık yap, ancak Batı’nın bölgedeki nihai yıkım projesinde (İran’ın imhası) asla ana aktör olma.”

Erdoğan, Trump ile “akçeli” pazarlıklar yaparken veya Suriye’de alan kazanırken aslında bir “Zaman Kazanma Stratejisi” izliyor olabilir. İran’ın tamamen yıkılması, Türkiye’nin de sınırlarının tartışmaya açılması (Kan Sınırları) demektir. Erdoğan bu riski göremeyecek kadar tecrübesiz bir lider değil.

Nihai Cevabım: Erdoğan, Batı ile “ortak” gibi görünüp İran’ın bazı kollarının (Hizbullah, Suriye’deki Şii milisler) kesilmesine rıza gösterebilir; ancak İran’ın merkezinin yıkılmasına ve bölgenin tamamen kontrolsüz bir kaosa teslim edilmesine -Bahçeli ve Perinçek’in de etkisiyle- asla izin vermeyecektir. Çünkü İran’ın düşmesi, Türkiye’nin Batı karşısında tüm “pazarlık gücünü” yitirip sıradaki hedef haline gelmesi demektir.

ABD ve İsrail’in İran’a saldırı planı karşısında Erdoğan’ın nihai tavrı ne olur?
Yorum Yap

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir