featured
  1. Haberler
  2. Analiz
  3. Suudi Arabistan Yemen füzelerine karşı neden savunmasız kalıyor ve bu ne anlama geliyor?

Suudi Arabistan Yemen füzelerine karşı neden savunmasız kalıyor ve bu ne anlama geliyor?

0
Paylaş

Bölgede Amerika ile müttefik olan tüm devletlerin ibretle ve korkuyla idrak etmesi gereken gerçek şudur ki; Yemen’in bugün sergilediği askeri kapasiteyi İran, katbekat büyük bir ölçekte ve kıyaslanamayacak derecede ileri teknoloji mühimmatla sahaya yansıtabilir.

Yemen füzeleri ve insansız hava araçları (İHA), Suudi Arabistan’ın ABD yapımı hava savunma sistemlerini kolayca teğet geçip hedeflerini yıkıcı bir hassasiyetle vurarak kamuoyunu şoka uğrattı. Bunun nasıl başarıldığı bir sır değil; müttefiklerinin bölgeye daha fazla hava savunma kapasitesi konuşlandırması da durumu değiştirmeyecektir.

Suudi Arabistan Krallığı’nın, Yemen kaynaklı misilleme saldırılarına karşı enerji ve askeri altyapısını korumadaki başarısızlığının yarattığı şaşkınlığın büyük bir kısmı, modern Amerikan yapımı hava savunma sistemlerinin neredeyse hiç etki gösterememesinden kaynaklanmaktadır.

Analistler bunu açıklamaya çalışırken, Riyad’ın başarısızlığını İran’a yönelik savaşın en yoğun evresinde genel hava savunma mühimmatının tükenmesine bağlayan bir varsayım üzerinden hareket ettiler. ABD Patriot ve THAAD önleme füze stoklarının azaldığı bir gerçek olsa da, Suudi tarafının yaşadığı hezimetin birincil nedeni bu değildir.

İlk 40 günlük savaş dönemine bakacak olursak, İran’ın füze ve İHA saldırılarının çoğu diğer Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) ülkelerindeki hedeflere yönelikti; Suudi toprakları içindeki saldırılarla mücadelede ise Amerikan işletim sistemleri kullanıldı. Toprakları sınırları içinde saldırıya uğrayan tüm Körfez ülkeleri arasında en az hasarı Suudiler aldı. Bu nedenle, teorik olarak, daha önce satın aldıkları en geniş önleme füzesi stoklarından birine sahip olmaları gerekirdi. Öyle olmasa bile, bugün içinde bulundukları zor durumun ana sebebinin bu olmadığını açıklamak oldukça kolaydır.

ABD yapımı hava savunma sistemlerinin etkinliğine ilişkin temel referans noktaları; “İsrail”, BAE, Kuveyt, Bahreyn ve Katar’ı vuran 40 günlük füze ve İHA saldırıları savaşında toplanan verilerden gelmektedir. Buna ek olarak, İran’ın “Gerçek Vaat” karşı saldırı operasyonları serisinin tamamı boyunca İsrail hedeflerine düzenlediği saldırı örnekleri de mevcuttur.

İsrailliler, BAE, Kuveyt ve diğerleri tarafından iddia edilen engelleme başarısının defalarca yanlış olduğunun kanıtlandığını unutmamak gerekir. Genellikle %80 ila %90 arasında etkili bir vurulma oranı iddia ediyorlar ki, bunu sadece video görüntüleri bile sıklıkla çürütmektedir. Yine de, çeşitli hedeflere fırlatılan füze dalgaları sırasında gerçekleşen ve yaşanan yıkımı azaltmayı başaran engellemelerin olduğu şüphesizdir.

Arap devletlerini bir kenara bırakıp İsrail örneğine baktığımızda, hava savunma stratejilerini Amerikan üslerini ve personelini koruma stratejisi de dahil olmak üzere bölgedeki herkesten çok daha üstün kılan birkaç farklı faktör devreye girmektedir.

İsrailliler sadece ABD personeli tarafından işletilen ABD THAAD sistemlerine ve tarihsel olarak kullanılan Patriot bataryalarına sahip olmakla kalmayıp, aynı zamanda Davud sapanı (David’s Sling), Arrow sistemleri ve roketlere karşı koyan Demir Kubbe (Iron Dome) gibi kendi hava savunma sistemlerine de sahiptir. Buna ek olarak İsrail, denizdeki askeri varlıkların kullanımına ilaveten, gelen mühimmatı düşürmeye yardımcı olmak amacıyla gökyüzüne modern savaş uçakları çıkaran devasa bir Batılı koalisyonun desteğine sahiptir.

Tüm bunlar farklı avantajlar sağlamaktadır; ancak İsrail’in lehibe işleyen ve Suudilerin sahip olmadığı iki unsur daha vardır: İsrail, koruması gereken çok daha küçük bir toprağa sahiptir ve kendilerine ateş açan büyük füze güçlerinden çok daha uzaktadır.

Suudi Arabistan örneğinde ise, korunması son derece zor olan devasa bir ülke söz konusudur. Ülkenin en önemli petrol sahaları doğuda yer almaktadır; bu da birçok kişinin askeri varlıkların en büyük yoğunluğunun buraya yapılması gerektiğine inanmasına yol açabilir. Ancak Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, Suudi ekonomik istikrarı ve uzun vadeli planları için muazzam bir risk oluşturmuştur; Doğu-Batı Boru Hattı bu duruma geçici bir çözüm haline gelmişti.

Suudi Arabistan, Yanbu Limanı’nı kullanarak Kızıldeniz üzerinden günde yaklaşık 6 milyon varil petrol ihraç etmek suretiyle Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasını baypas etmeyi başarmıştı. Dolayısıyla Suudi Arabistan’ın en önemli petrol kaynakları doğuda, boru hattı ve pompa istasyonları ülkenin merkezinde, limanları ve birçok rafinerisi ise batı kıyısı boyunca yer almaktadır. Bu nedenle Riyad, Asya’nın en büyük beşinci ülkesi genelinde neyi savunacağını seçmek zorundadır.

Hava savunmasını nereye konuşlandırdığının aslında bir önemi yoktur; çünkü doğru yere koysalar bile, bir sonraki seferde başarılı bir vuruş yapılmasını sağlayacak bir strateji her zaman bulunacaktır.

Ayrıca, İsraillilerin sahip olduğu erken uyarı süresi eksikliği unsuru da vardır. Siyonist rejim, Körfez genelinde konuşlandırılmış gelişmiş ABD radarları sayesinde tarihsel olarak İran’dan hedeflerine doğru fırlatılan füzeler konusunda yaklaşık 10-15 dakikalık bir ön uyarı süresinden yararlanmaktaydı. Bu radarların birçoğu —komşu Ürdün’dekiler de dahil olmak üzere— artık imha edilmiş durumdadır ve bu da İsrailliler için bile süreci zorlaştırmaktadır.

Dikkate alınması gereken bir diğer önemli unsur da ABD’nin İsrail’in güvenliğine Suudilerden çok daha fazla değer vermesidir; bu da müttefik/bağımlı rejimleri savunmak için kaynaklarını gereksiz yere harcamayacakları anlamına gelir. Amerikan ordusu Suudi Arabistan’a yardım etmek için kendi hava savunmasını konuşlandırma yeteneğine sahiptir; ancak kendi önleme füzeleri tükenmektedir ve başkalarına yardım etmeyi düşünmeden önce kendi mevzilerini korumaya öncelik vermek zorundadır; kendi kuvvetlerini riske atarak koruyacakları İsrail hariç.

Bir de bu sistemlerin silah üreticilerinin ve bunları kullanan hükümetlerin iddia ettiği kadar etkili olmadığı gerçeği var. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden (MIT) fahri profesör Theodore Postol, 1991 Körfez Savaşı sırasında Patriot Hava Savunma sistemlerinin etkinliğine ilişkin iddialar hakkında ünlü bir inceleme yürütmüştü.

Pentagon o dönemde Irak’a ait Scud füzelerinin %96’sının Patriot hava savunma füzeleri tarafından başarıyla engellendiğini iddia etmişti. Postol, gerçek rakamın %1’lik bir başarı oranına daha yakın olduğunu ortaya çıkardı. Daha sonra İsrail’in Demir Kubbe savunma sistemine ilişkin araştırma bulgularını yayınlayacak ve roketleri düşürmedeki başarı oranının, Siyonist rejimin reklamını yaptığı %80-90’lık başarı oranının aksine, bazı durumlarda %5 kadar düşük olduğunu savunacaktı.

Silah üreticileri ve hükümetler, hava savunma sistemlerinin etkinliği hakkında yalan söylemekte ortak bir çıkara sahiptir. Şüphesiz yararlı olsalar da, son derece pahalıdırlar ve bir dron veya füze dalgasıyla aşırı doygunluğa ulaştıklarında kolayca etkisiz hale getirilirler.

2020’den bu yana, Sana hükümetine bağlı Yemen Silahlı Kuvvetleri yeni ve gelişmiş İHA ve füzelerden oluşan büyük bir stok geliştirmektedir. 2022’de bu mühimmatların etkinliği ilk kez belirgin hale gelmeye başladı ve bu durum hızla Birleşmiş Milletler aracılığıyla bir Suudi-Yemen ateşkesine yol açtı. Bu mühimmatlardaki ilerlemeler ile İsrail ve ABD ile yaşanan füze teatilerinden çıkarılan dersler, bugün gördüğümüz duruma zemin hazırlamıştır.

Bölgedeki tüm ABD müttefiki ülkeler için ürkütücü bir ders olması gereken husus şudur: Yemen’in şu anda yaptığını, İran çok daha geniş bir ölçekte ve çok daha gelişmiş mühimmatlarla yapabilir.

Robert Inlakesh
Al Mayadeen

Suudi Arabistan Yemen füzelerine karşı neden savunmasız kalıyor ve bu ne anlama geliyor?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter