Devrim Muhafızları Sözcüsü, Tahran’ın Hürmüz Boğazı’nı henüz tamamen kapatmadığını; ancak bu ablukayı Bâbülmendep ve Süveyş Kanalı’na kadar genişletebileceğini söyledi.
Amerika Birleşik Devletleri’nin, İsrail ile birlikte İran’a karşı savaş başlatmasından bu yana yedi aydan fazla bir süre geçiti. İslam Cumhuriyeti’ni devirmeyi amaçlayan hızlı bir harekat olması planlanan bu süreç; bunun yerine bölgedeki Amerikan üslerini harabeye çevirdi, Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalmasına yol açtı ve Washington’ı kendi elleriyle yarattığı enerji krizine karşı çaresiz bıraktı. İslamabad Mutabakat Muhtırası paramparça olmuş durumdayken ve ABD ara seçimleri yaklaşırken, şimdi sorulan temel soru ABD’nin yeni bir tırmanışı göze alıp almayacağı ya da yenilgiyi kabul edip etmeyeceğidir.
Tahran Times’a verdiği özel röportajda Devrim Muhafızları (IRGC) Sözcüsü General Hüseyin Muhibbi, son aylardaki askeri operasyonların seyrini ve gelecekte neler olabileceğini ele aldı. Ayrıca İran silahlı kuvvetlerinin mevcut durumunu değerlendirdi ve suikasta kurban giden selefi Şehit General Ali Muhammed Naini’nin yerine geçmenin zorluklarından ve İran güçlerini cephelerde destekleyen inanç içindeki görev ve kayıplardan kişisel olarak bahsetti.
Röportajın tam metni aşağıdadır:
Şu sıralar gerek İran’da gerekse tüm dünyada pek çok insanın aklını kurcalayan bir soru var: Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail yeniden bir savaş ve çatışma tırmanışına doğru mu gidiyor, yoksa gitmiyor mu? Buna ne yanıt verirsiniz?
Askeri güçler olarak bu bağlamda her senaryoyu olası değerlendiriyoruz ve bulunduğumuz noktada hiçbir ihtimali göz ardı etmiyoruz. Bununla birlikte, yaptığımız değerlendirmelere dayanarak, Amerika’nın yeni bir çatışma başlatarak buradan taze bir kazanım elde etmek isteyecek bir konumda olmadığını kesinlikle söyleyebiliriz. Geçmişte Amerika elindeki her şeyle sahaya indi —iyi donanımlı üslere ve geniş ekipman yelpazesine sahipti, taze ve savaşa hazır güçleri sahaya sürdü, tüm imkanlarını seferber etti ve sahip olduğu her kapasiteyi kullandı— ancak yine de ilan edilmiş ya da edilmemiş hedeflerinden tek bir tanesini bile gerçekleştiremedi. Başarısız olmakla kalmadı, en küçüğü Hürmüz Boğazı’nın kapanması olan sayısız stratejik bozguna uğradı. Amerika bugüne kadar yaptıklarına rağmen o boğazı hâlâ yeniden açabilmiş değil ve bunların da ötesinde, son derece önemli stratejik yenilgiler aldı.
Dolayısıyla bu aşamada Amerika artık o kapasitelere sahip değil ve o üsleri bir zamanlar kullandığı gibi kullanamıyor. O üslerin çoğunluğu kapatıldı, ekipmanları imha edildi ve o dönemde Amerika ile en çok işbirliği yapan ülkeler artık aynı işbirliğini sunmuyor. Amerikan güçleri bugün yorgun, tükenmiş birliklerdir ve bizden yüzlerce kilometre geriye çekilmişlerdir. Savaş başlamadan önce Basra Körfezi’nin içinde en az otuz ila kırk savaş gemisi vardı; ancak bugün Basra Körfezi’nin içinde gemileri olmadığı gibi, Hürmüz Boğazı’ndan da yaklaşık yedi yüz kilometre geriye çekilmiş durumdalar. O bölgesel üslerde konuşlandırılmış olan güçler artık uzak üslere taşındı ve Ürdün ile Suriye’deki El-Ezrak ve El-Tanf gibi uzak üslerde bile güvende değiller, çünkü bu konumlar da artık nirengi noktamız altındadır.
Yani askeri kapasite ve teknik perspektif açısından bakıldığında Amerika yeni bir operasyon veya çatışma yürütmek için gereken niteliklere sahip değildir. Ancak yaklaşan Amerikan seçimleriyle birlikte —örneğin seçim sonuçlarını lehine istismar etmek amacıyla sınırlı bir eylem gerçekleştirmek gibi— bir tür başarı üretmek isteyebileceği ihtimali mevcuttur. Bu ihtimal varlığını koruyor ve hiçbir ihtimali göz ardı etmediğimiz için her türlü eyleme yanıt vermeye hazırız. Bu defa vereceğimiz yanıt çok daha sert olacak, Amerika’yı çok daha büyük bir sıkıntının içine sokacak ve dünyayı da çok daha büyük krizlerle karşı karşıya bırakacaktır. Her halükarda, Amerika yeni bir hamle yaparsa —sınırlı bir hamle bile olsa— dünya ciddi bir enerji kriziyle karşı kaşıya kalacaktır. Bugüne kadar yaşananlar, bizim görüşümüze göre, henüz bir kriz aşamasına ulaşmadı ve boğazın tamamen kapatılması konusunda henüz tüm kapasitemizi devreye sokmuş değiliz. Eğer Amerika yeni bir hamle yapmak isterse, kesinlikle devasa bir krizle yüzleşecek ve dünyayı da yeni bir enerji krizinin eşiğine getirecektir.
Avrupa’da kış sezonunun yaklaştığı, Amerika’nın kendi dahil pek çok ülkenin ısınma ve günlük yaşam için enerjiye ihtiyaç duyduğu bir dönemde dünya yeni bir krizle sarsılacak ve savaş fitili ateşleyerek bütün dünyaya sorun üreten bir ülke olan Amerika’ya karşı küresel bir mutabakat oluşacaktır. Küresel kamuoyu halihazırda Amerika’ya karşıdır ve herhangi bir yeni hamle gelirse bu muhalefet daha da büyüyecek ve Amerika bunun bedelini çok ağır ödeyecektir. Bize göre rasyonel akıl böyle bir şey yapmamalarını emreder; ancak bir gün yeni bir başarı elde etme illüzyonu veya hezeyanıyla bir eyleme girişmek isterlerse, bunun bedelini çok ağır öderler. Biz henüz Hürmüz Boğazı, Bab’ül-Mendeb Boğazı ve Süveyş Kanalı’nı birbirine bağlamış değiliz ve henüz bölgemizin tüm kapasitelerini —maddi ve manevi potansiyelimizi, halkımızın gücünü, direniş cephesinin kapasitesini ve Amerika için büyük bir baş ağrısı yaratabilecek diğer araçları— tam anlamıyla kullanmadık.
Dolayısıyla olaya Amerika’nın perspektifinden baktığımızda bu senaryo pek olası görünmüyor, ancak yine de ihtimal dahilindedir ve tam da bu ihtimale dayanarak senaryolarımızı hazırlamış bulunuyoruz.
Bununla birlikte, Siyonist rejime gelince durum farklıdır. Siyonist rejim her halükarda Amerika’nın refakatinden faydalanmayı ve daha da saldırganlaşmayı arzu etmektedir. Bu ihtimali o açıdan ele almak gerekir ve Amerikan halkının düşünmesi gereken nokta da tam burasıdır. Amerikan halkına yazdığımız mektup kısmen bu boyutu da içermektedir: Amerikan halkı, Siyonist politikaları takip etmek ve onların aşağılık hedeflerine ulaşmalarına yardımcı olmak uğruna kendi ülkesi ve dünya için —enerji krizi ve hatta gıda krizi gibi— devasa sorunlar ve muazzam zorluklar yaratmaya razı mıdır? Amerikan halkının böyle bir şeyi kabul edeceğini şüpheli buluyoruz ve söz konusu mektupta da buna dikkat çektik.
Özetle, sözlerimi tek bir cümleyle bitirmek gerekirse, sorunuzun yanıtı şudur: Herhangi bir operasyonun ihtimali —sınırlı bile olsa— tamamen dışlanmış değildir, ancak yaptığımız değerlendirmeler onların etkili bir operasyon yürütmek ve hedeflerine ulaşmak için gereken kapasiteden mahrum olduklarını açıkça göstermektedir. Kapasiteleri o kadar zayıflamış ve dağılmıştır ki kesinlikle istedikleri sonucu alamayacaklar, sadece kendilerini daha büyük kısıtlamaların içine hapsedeceklerdir. Seçimlerin arifesinde sınırlı ve taktiksel bir kazanım uğruna bir gün eyleme geçebilirler, ancak kesinlikle daha büyük hezimetler ve kısıtlamalarla karşılaşacaklar, küresel kamuoyu aleyhlerine mobilize olacak ve Amerika’yı caydırmak için elimizde bolca seçenek bulunmaktadır. Amerika için en iyi yol ve en iyi teklif, İran’ın koşullarını kabul etmek ve bu şartları onaylayarak yenilgisini ilan etmektir; Amerika Birleşik Devletleri için izlenebilecek en hayırlı yol budur.
Düşman, İran’ın Hürmüz Boğazı’nda birkaç petrol tankerine saldırmasıyla İslamabad-İslamabad Mutabakat Zaptı’nın bozulduğu izlenimini yaratmaya çalışıyor. Hatta 7 Temmuz’da birkaç isyancı gücün koordinasyonsuz hareket ettiğini iddia ettiler. O gün tam olarak ne oldu, bize anlatabilir misiniz?
Amerika öne kaçarak ve safsataya başvurarak hareket ediyor, oysa bu anlaşmanın asıl ihlalcisi bizzat Amerika Birleşik Devletleri’nin kendisidir. Bu ahde vefa ihlali ilk olarak, mutabakat muhtırasının imzalandığı ve hükümlerinin uygulanması için oturumların düzenlendiği toplantının hemen ardından, ABD Dışişleri Bakanı’nın bölgeye yaptığı gezi sırasında bölge ülkelerinin liderleriyle muhtıra hükümlerine tamamen zıt düşen bir ortak bildiri yayımlamasıyla gerçekleşti. Öte yandan, muhtıranın Beşinci Maddesi gereğince gemilerin geçişinin İran’ın düzenlemelerine göre yürütüleceği kararlaştırılmıştı; ancak Amerika bazı bölgesel ülkelere gözdağı vererek boğazın güney kesimi ile Umman sahil çizgisi boyunca yepyeni ve yasadışı bir güzergah açmış ve bu sayede söz konusu maddeyi fiilen hükümsüz kılmaya çalışmıştır. Yeni bir geçit açmakla kalmamış, gemileri bu güzergahtan geçmeye zorlamış ve İran’ın düzenlemelerini hiçe saymıştır.
Bu tutum, Amerika’nın bir kez daha sözünden caydığını açıkça göstermiştir ki bunun geçmişte de emsalleri vardır. Daha önce müzakereler devam ederken 13 Haziran 2025’teki saldırıyı gerçekleştirmişlerdi, bir başka sefer 28 Şubat’ta müzakere sürecinin ortasında saldırmışlardı ve üçüncü bir kez de —görüşmeler sırasında değil, İslamabad muhtırası imzalandıktan ve uygulama aşamasına geçildikten sonra— anlaşmayı ihlal ettiler. Böylesine açık bir sözleşme ihlaline karşı verilecek mantıklı yanıt ne olmalıdır? Mantıklı, güçlü ve yerinde bir yanıt. Hakkaniyetli ve makul her insan bu süreci incelediğinde, Amerika’nın ardı arkası kesilmeyen ihlalleri karşısında kararlılığımızı ve gücümüzü göstermek zorunda kaldığımızı kabul edecektir ki hamdolsun bu başarıyla gerçekleştirilmiştir.
Görüldüğü üzere, 17 günlük çatışmalar boyunca en ağır kayıplar Amerika’ya verdirilmiştir. Tasnim Haber Ajansı’na verdiğim bir röportajda insan kayıplarının, imha edilen teçhizatın ve yerle bir edilen üslerin tam rakamlarını kamuoyuna açıklamıştım, çünkü son ahde vefa ihlallerinin ardından kendilerine ağır darbeler indirildi. Kuvvetlerimizin gerçekleştirdiği eylemlerin başıbozukça olduğu iddiaları kesinlikle gerçek dışıdır. Dünyanın dört bir yanındaki askeri yapılarda disiplin ve örgütsel komuta kademesine bağlılık birinci kuraldır ve hiç kimse savaş gibi hassas bir konuda üst makamlarla koordine olmaksızın tek taraflı bir eylemde bulunamaz. Dolayısıyla yanıtımız tam bir koordinasyon içerisinde ve Amerika’nın sözleşme ihlaline karşı kararlı bir reaksiyon olarak hayata geçirilmiştir.
Dünyanın şunu bilmesi gerekir: Sözden cayma ve ahde vefa ihlali, Amerika Birleşik Devletleri’nin devlet aklının ve siyaset tarzının özünde yer almaktadır ve bu ülke imza attığı taahhütlere sadık kalmamaktadır. O dönemin başkanının ve diğer beş ülkenin imzasına rağmen JCPOA’yı (Nükleer Anlaşma) ayaklar altına alan Amerika; müzakereler sırasında üst düzey komutanları, ulusal liderleri ve bilim insanlarını suikastlarla katleden, binlerce masum insanı topa tutan Amerika, anlaşmaları çiğnemenin bu ülkenin yönetiminin sabit prosedürlerinin bir parçası olduğunu bir kez daha kanıtlamıştır. Sözden caymak ve anlaşmaları sabote etmek, adeta Amerika’nın iktidar kuruluşunun yazılı olmayan doktrini haline gelmiştir.
Bu temelden hareketle kesin bir dille ilan ediyorum ki, Amerika Birleşik Devletleri’nin gerek JCPOA’ya gerekse son anlaşmalara yönelik ahde vefa ihlallerine verdiğimiz yanıt güçlü, kudretli, tam anlamıyla yerinde ve zamanında verilmiş bir yanıttır. Eğer zaman 16 Tir’e [7 Temmuz] geri döndürülebilseydi tam olarak aynı şeyi yine yapardık ve karşı taraf bu tür eylemleri tekrarlarsa vereceğimiz yanıt eskisinden çok daha ezici olacaktır.
7 Temmuz olayları hakkında biraz daha konuşalım. Bazı yerli ve yabancı uzmanlar, o günkü saldırıların başıbozuk olduğu yönündeki ABD iddiasını doğrulamaya çalışarak —İran’ın mozaik savunma yapısı göz önüne alındığında, her bir birimin komutanının gerekirse üst makamlarla koordine olmaksızın hareket edebilmesinin olağan olduğunu— savunuyorlar. Bu analize nasıl yanıt verirsiniz?
Bu iki konu birbirinden tamamen farklıdır. Başıbozuk bir eylemden bahsettiğimizde, üstlerinden emir almadan, üst mercilerle koordine olmaksızın ve yürürlükteki talimatlara aykırı olarak hareket eden bir bireyi kastederiz ki bunun silahlı kuvvetlerde kesinlikle yeri yoktur. Lakin iletişim hatlarının koptuğu veya üst düzey bir komutanın şehit olduğu koşullarda mozaik savunma ve yetkinin komutanlara devredilmesi meselesi, düzensizlik değil; tanımlanmış bir doktrin ve sistemdir. Bu yapıda halefiyet zinciri tam olarak belirlenmiştir; yani ilk komutan şehit olursa veya radyo, telefon ya da muhabere ağları üzerinden örgütsel iletişim kesilirse, bir sonraki komutanlar savaş meydanının gereklilikleri ve düşmanın durumunun hassas bir tespiti çerçevesinde kararlar alırlar. Bu yaklaşım askeri bir tedbirdir ve asla başıbozuk bir eylem olarak adlandırılamaz.
Bu tür tedbirler epistemolojik ve dini temellerimize bile dayanmaktadır; tıpkı tarihsel askeri geleneklerimizde komutanların iletişiminin kesildiği durumlar için belirli haleflerin atanması gibi. Dolayısıyla “başıbozuk eylem” kelimesi ile “savaş dönemi tedbiri” arasında keskin bir ayrım yapılmalıdır. Düşmanın bu tür iddiaları dile getirmesi, silahlı kuvvetlerin tabanı ile ülkenin kıdemli yetkilileri arasında nifak tohumları ekmeyi ya da hükümet ile askeri kurumlar arasında bir anlaşmazlık olduğu izlenimini yaratmayı amaçlayan psikolojik operasyonların bir parçasıdır. İran’daki karar alma yapısının belirsiz olduğunu öne sürmek için bu tür manipülasyonları defalarca yinelediler, ancak bu tür hava yaratma çabaları mahiyeti uzmanlarca net bir şekilde bilinen medya oyunlarından ibarettir ve diğer kesimler de geçen aylar zarfında bu gerçeği gayet iyi idrak etmiştir.
Muhtemelen saha komutanlarıyla görüşüyor ve askeri karargahları da ziyaret ediyorsunuz. Yedi ayı aşkın süren savaşın ardından İran güçlerinin moral durumuna ilişkin değerlendirmeniz nedir?
Doğrusunu söylemek gerekirse, bu konuda ne söylersem söyleyeyim size, meslektaşlarınıza ve dinleyicilerinize inanılmaz gelebilir, ancak gerçek şudur ki savaşçılarımızın —komutanlardan operasyonel birliklere ve teçhizat mürettebatına kadar— morali en üst düzeydedir; öyle ki onları ziyarete gittiğimizde iradeleri ve karakterleri karşısında kendimizi zayıf ve mahcup hissediyoruz. Elli derecenin üzerindeki sıcak ve nemli havada, en minimal refah imkanlarıyla, güvensiz bir ortamda, bazı eksikliklerine rağmen zor koşullarda örnek bir moral ile bulunuyorlar ve tek bir yakınma ya da şikayet kelimesi bile sarf etmiyorlar. Kutsal Savunma [İran-Irak savaşı] dönemini bizzat yaşamış ve yıllardır bu sistemin içerisinde yer almış bizler, onların moralinin yüceliği karşısında kendimizi küçük hissediyoruz ve bu durum gerçekten tarif edilemez. Sizin ve saygıdeğer meslektaşlarınızın bu bölgelere bizzat gidip onlarla konuşabilmesi, röportajlar yapabilmesi ve onların hikayelerini halkımıza anlatabilmesi için seyahatin ön hazırlıklarını yapmaya hazırız. Bu bölgelere giden herkes onların iradesine, moraline ve savunma ile taarruz alanındaki ilginç ve yaratıcı inisiyatiflerine hayran kalmıştır. Bazen ziyarete gönderilen yabancı gazeteciler bile bu fedakarlık, vatanseverlik, halk sevgisi ve idealizm seviyesi karşısında derinden şaşkınlığa uğramaktadır.
İran’ın savaşın başlangıcına kıyasla füze, İHA ve hava savunma kapasiteleri hakkındaki değerlendirmeniz nedir?
Kapasitemiz hem niceliksel hem de niteliksel olarak hiç şüphesiz katbekat artmıştır. Daha bu sabah bir toplantıdaydım ve kapasitemizin eskiye kıyasla en az bir buçuk kat arttığını rapor ediyorlardı; çünkü biz üretimi asla durdurmadık —asla! Düşman, o kıt hayal gücüyle gelip bazı merkezlerimizi ve tesislerimizi hedef alıyor ve “Hava kuvvetlerini, deniz kuvvetlerini ve füze endüstrilerini imha ettim” iddialarında bulunuyor, ancak durum asla böyle değildir ve düşmanın tasavvuru temelsizdir. Bu savaşta ihtiyacımız olan ve gelecekte de ihtiyaç duyacağımız füzeleri, insansız hava araçlarını ve diğer her şeyi üretmeyi asla bırakmadık; bırakmak bir yana bunu daha da genişlettik. Bugün daha fazla silah üretmek, hedeflemede daha yüksek hassasiyet yaratmak, yıkıcı gücü artırmak, silahların menzilini uzatmak ve tamamen yeni silahlar üretmek amacıyla pek çok başka merkezi de örgütlenmemize dahil ettik. Bütün kapasitemizi seferber ettik ve hamdolsun bunda çok başarılı olduk.
Birçok insanın bizzat deneyimlediğini düşündüğüm çok önemli bir husus da özel koşullarda yeteneklerin gün yüzüne çıkmasıdır. Bu savaşta bizzat müşahede ettiğimiz ve deneyimlediğimiz şey, özel şartlar altında kendimiz için bile inanılmaz görünebilecek ve başkaları için kesinlikle akıl almaz olan işleri başardığımızdır. Bu ilahi bir lütuftur ve güçlerimizin sahip olduğu samimiyetten kaynaklanmaktadır —tüm benlikleriyle ve fedakarca sahaya gelenler ve düşmana karşı güçlü iradelerini ortaya koyanlar. İradeyle savaşıyorlar, ihlasla savaşıyorlar ve doğal olarak ilahi lütuf da onlara yardım ediyor. Yüce Allah, kim bizim yolumuzda gayret gösterirse ona mutlaka yollarımızı göstereceğimizi buyurmaktadır. Yüce Allah savaşçılarımıza daha önce insanın hayal bile edemeyeceği yolları göstermiş ve göstermeye devam etmektedir. Çıkmazlarda, özel şartlarda, acil durumlarda ve sonsuz ilahi kaynağa bağlanma anlarında harikalar yaratan yollar, patikalar, inisiyatifler ve inovasyonlar bulunmaktadır; eğer savaş devam ederse veya yeniden tırmanırsa, bu harikalar yaratan güçler inşallah kendilerini kesinlikle gösterecektir.
Peki tüm bunlardan hareketle, henüz kullanmadığımız silahlara sahip olduğumuz sonucunu çıkarabilir miyiz?
Evet. Doğal olarak hiçbir ülke çatışmanın en ilk aşamalarında tüm silahlarını açık etmez. Bugüne kadar biz de onlarca yıl önce üretilmiş silahları uzun süre kullandık ve bu dönemde kullanılanlar ağırlıklı olarak daha eski yedek stoklar ile üretimlerdi. Daha özel durumlara saklanması gereken bir silahı asla daha az özel durumlarda kullanmayız; doğallıkla işleyiş bu şekilde olacaktır.
Neden bazı bölgesel ülkeler, topraklarındaki Amerikan üslerinin İran’a karşı kullanıldığında hedef alınacağını bildikleri halde hala ABD’ye bu izni vermektedirler?
Birinci ve en önemli nokta, bu ülkelerin kendilerini koruması gereken üslerin aslında hiçbir koruma sağlamadığını —aksine güvenliklerini tehlikeye attığını— idrak etmiş olmalarıdır. Yani örneğin Kuveyt’teki ya da Bahreyn’deki veya herhangi bir yerdeki bir üssün varlığı o ülkeye bugüne kadar ne kazandırmıştır? Hiçbir şey! O üs kendini bile savunmayı başaramamıştır. Örneğin Amerika’nın Bahreyn’de konuşlandırılmış sözde deniz karargahı ve Beşinci Filosu bugüne kadar Bahreyn’e ne fayda sağlamıştır? Asla hiçbir fayda sağlamamıştır —aksine zararlarına olmuştur. Bu üslerin kendi güvenliklerini sağlayamayacağını bizzat anladılar ve bunun da ötesinde, Amerika’nın da kendi güvenliğini sağlayamayacağını, hatta Amerika’nın kendi güçlerinin bile güvenliğini temin edemediğini idrak ettiler ve bu gerçekle yüzleştiler.
Lakin sorunuz şudur: Bu sonuca vardıkları halde neden ilişkilerini kesip onları terk etmiyorlar? Tabii ki onlarla sözleşmeleri var ve Amerika’ya —belki mütekabiliyet taahhütleri olarak— taahhütlerde bulunmuşlardır ve muhtemelen zihinlerinin bir köşesinde Amerika’ya dair hala aceleci adımlar atmalarını engelleyen bazı umutlar barındırıyorlar; ancak bunu yapacaklar ve kademeli olarak gerçekleştirecekler. Bu husustaki ilk adım neydi? Mekke Paktı. Bu pakt yabancı müdahalesi olmaksızın üç ülke —Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan— arasında akdedildi; bu bile tek başına Amerika gibi yabancı devletlerle yapılan paktlardan umutlarını kestiklerini ve bunların hiçbir işe yaramadığını görerek bölgesel bir pakta yöneldiklerini göstermektedir.
Bu tür bölgesel paktlar ve diğer ülkelerin bunlara katılma ya da yeni paktlar akdetme yönündeki muhtemel arzuları, binlerce kilometre uzaktaki yabancı bir ülkenin kendi güvenliklerini sağlayamayacağı sonucuna varmış olmalarından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla sorunuza spesifik olarak yanıt vermek gerekirse: Amerika’dan kademeli olarak kopmaları ve bu üslerin ülkelerinden çıkarılması gerektiği kanaatine varmışlardır; ancak taahhütleri, Amerika’ya besledikleri pek de büyük olmayan ümitler ve halihazırda sahip oldukları kısıtlamalar nedeniyle bunu hızlı bir şekilde yapamamaktadırlar —ancak bunu zamanla hayata geçireceklerdir. Eğer mevcut nesil bunu yapmazsa —ki kanaatimce kesinlikle yapacaktır— sonraki nesil bunu yüzde yüz başaracaktır.
Bu rasyonel, mantıklı ve tecrübe edilmiş bir süreçtir. Bu anlayışa dayanarak kesinlikle yeni kararlar alınmalı ve bizzat bölgesel ülkelere yönelmeliyiz. Biz de gerçekten, aziz İmam’ın ve İslam Devrimi’nin Müşfik Rehberi’nin direktifleri doğrultusunda, her daim bu ülkelerle dost, müttefik olmayı ve alışverişte bulunmayı arzuladık. Bu bölgede pek çok ortak noktamız var —nesilsel, dini, kültürel, tarihi ortaklıklar, tarihi mübadeleler ve bazı durumlarda ortak bir kader.
Şimdi, örneğin varsayalım ki bu bölge İran için güvensiz hale geldi —bu ülkeler için güvenlik sağlanmış olacak mı? Asla! İran’ın güvenliği olmaksızın bu bölgede kesinlikle hiçbir güvenlik tesis edilemeyecektir ve bu gerçekleşmeyecektir. İran için güvenlik yaratılmadan bu bölgede hiçbir güvenlik paktı şekillenemez; bu mantıki bir meseledir ve ampirik süreçler bunu defalarca kanıtlamıştır.
Dolayısıyla bölgesel ülkelere —biraz daha uzaktakiler hariç on beş komşumuz var— bir kez daha ilan ediyoruz ki bu ülkeler bir araya gelmeli, ufak tefek ihtilafları çözmeli ve kendi güvenliklerini kendileri sağlamalıdır. Biz de Amerikan üslerinin bulunduğu her bir ülkeyle ortak paktlar akdetmeye, bölgesel ve yerel düzeyde güvenliği tesis etmeye tamamen hazırdır ve kesinlikle bu kapasiteye sahibiz.
Kısa süre önce Devrim Muhafızları (IRGC) Amerikan halkına hitaben detaylı bir mektup yayımladı. Bu mektubun yayımlanmasındaki temel amaç neydi?
Her şeyden önce amacımız Amerikan halkını aydınlatmak ve bilgilendirmekti. Amerikan halkının pek çok gerçekten birhaber olduğunu hissediyoruz; bu bilgisizliğin sebebi ise onların liderlerinin ve iktidar elitlerinin onlara yalan söylemesi ve gerçeği söylememesidir. Medyaları da ağır bir kontrol altındadır, iktidar elitlerine tabidir ve onların görüşlerine zıt diğer gerçekleri dile getiremezler. Bunun sayısız örneği vardır; nitekim bu mektubun yayımlanması hususunda bile birçok [Batı] medya kuruluşu bunu boykot etmiş ve karşı çıkmıştır, bu da gerçeklerin Amerikan halkının kulaklarına ulaşmasına asla izin vermediklerini göstermektedir. Dolayısıyla biz bu mektup vasıtasıyla gerçeklerin bir kısmını netliğe kavuşturmak ve Amerikan halkının bizzat kendi iktidar elitleri tarafından zulme uğradığını izah etmek istedik.
Yani Amerika’nın attığı adımlar, çeşitli ülkelere karşı işlediği saldırılar, katlettiği insanlar, dünyanın dört bir yanında kurduğu sayısız üs ve bu üslerin, güçlerin, teçhizatın idamesi için harcadığı devasa bütçeler —tümü Amerikan halkının cebinden çıkmaktadır; ancak bunun faydası Amerikan halkına ulaşmamakta, aksine iktidar elitlerinin ve Amerika’nın ana kapitalistlerinin ceplerine gitmektedir. Başka bir deyişle, bugün Amerikan halkı Amerikan kapitalistlerinin ve Siyonist zihniyetin hizmetindedir ve Amerikan halkının büyük bir kesiminin bu gerçekten bihaber olduğuna eminiz.
Esasen Amerikan halkının Irak halkıyla ne gibi bir savaşı ve düşmanlığı olabilir ki bir yalan uğruna bir milyon insan katledilsin? Amerikan halkının İran halkıyla gerçekte ne gibi bir düşmanlığı olabilir —ya da tersi şekilde, İran halkının Amerikan halkıyla ne gibi bir düşmanlığı olabilir ki binlerce kilometre uzaktan gelip liderlerimizi, komutanlarımızı ve bilim insanlarımızı şehit etsinler, ülkemizi parçalanmakla tehdit etsinler, yer altı kaynaklarımızı yağmalasınlar, adalarımızı işgal etmekle ve füze kapasitemizi hedef almakla tehdit etsinler? Bunun Amerikan halkının temennisi olduğuna gerçekten ihtimal vermiyoruz. İki millet arasında ne tür gerçek bir düşmanlık var olabilir ki? Bu eylemler aslında Amerika’nın liderleri ve iktidar elitleri tarafından, kendi halklarına sürekli yalan söylemeleri ve gerçekleri gizlemeleri sebebiyle gerçekleştirilmektedir. Bizim birincil amacımız nitekim Amerikan halkını aydınlatmak, bilgilendirmek ve bilinçlendirmekti.
ABD ve İsrail tarafından 40 günlük savaş sırasında suikasta kurban giden General Ali Muhammed Nainî’nin yerine halef oldunuz. Bu sorumluluğu üstlenmeniz ailenizde herhangi bir tereddüde ya da muhalefete yol açtı mı?
Şahsım adına böyle bir tereddüt hiçbir zaman var olmamıştır ve bugün de yoktur; çünkü biz okulumuzda, dinimizde, Kur’ani öğretilerimizde ve dini bilgilerimizde, önümüze konulan her görevi yerine getirmek zorunda olduğumuz sonucuna vardık. Bu mesele bana teklif edildiğinde ve bunun bir görevim olduğunu hissettiğimde hiç tereddüt etmedim ve kendi kendime şöyle dedim: Şu anda bu benim vazifemdir ve bunu icra etmeliyim. Bu görevi ifa etme yolunda Yüce Allah bize şehadeti nasip ederse bu büyük bir zaferdir; yani hiçbir şey kaybetmiş değilim, aksine ebedi kurtuluşa ve saadete erişmişimdir.
Dolayısıyla dini bilgimizdeki o malum öğretiye dayanarak —”iki güzel sonucun biri” (her ikisi de güzel olan iki iyilikten biri)— bu kavşakta görevimi layıkıyla yerine getirebilirsem o iyiliklerden birine erişmiş olurum ve ne mutlu bana; şayet bu yolda şehit olursam ikinci iyiliğe nail olurum ve yine ne mutlu bana. Yani her iki durumda da hiçbir şey kaybetmiş değilim ve her iki durumda da bir kazanç elde etmişimdir; vazifeyi en güzel şekilde yapmak bir saadettir, bu yolda şehit olmak ise bir başka saadettir ve başıma hangisi gelirse gelsin o iki güzel sonuçtan biridir.
Doğrusu ailem için de en ufak bir tereddüt dahi söz konusu olmamıştı; çünkü ailem benden çok daha devrimci, daha güçlü ve daha yüksek ruhludur ve aslında bu sahnelerin birçoğunda başından beri bizim teşvikçilerimiz olmuşlardır. Dolayısıyla şehadet benim için saadettir ve eğer başıma gelirse çok mutlu olurum; geride kalanlara da mutlu olmalarını ve gurur duymalarını tavsiye ediyorum.
Mona Hüccet Ensari
Tehran Times




