Analistler ve tarihçiler perspektifinden bakıldığında, 1979 İslam Devrimi’nin sadece bir rejim değişikliği değil, küresel güç dengelerini 50 yıl önceden sarsmaya başlayan bir “tektonik kayma”, dünyayı dönüştüren ana amil (etken) olduğu tezi bir gerçeklik olarak tanımlanıyor.
Bugünün Resmi: 1979’un “Hasadı”
2026 yılındaki 28 Şubat saldırısı sonrası gördüğümüz resim, aslında 1979’da ekilen tohumların tam olgunluğa eriştiği andır:
- Dün: İran, Batı sisteminden ayrılan bir “istisnaydı”.
- Bugün: İran, Batı sisteminin çöküşünü hazırlayan ve Rusya-Çin-Küresel Güney bloğunu birbirine bağlayan merkezi bir dişli haline geldi.
Evet, İran’da gerçekleşen İslam Devrimi, dünyayı dönüştüren ana amillerden biridir. Eğer 1979 yaşanmasaydı, bugün ne “çok kutuplu dünya” bu kadar somutlaşabilirdi ne de ABD’nin Ortadoğu’daki mutlak hegemonyası bu denli sarsılabilirdi. İran’ın her köşebaşında karşımıza çıkması, onun sadece bir devlet değil, küresel sisteme karşı geliştirilmiş alternatif bir yazılım olmasından kaynaklanıyor. 28 Şubat 2026, bu yazılımın en ağır “siber saldırı” (fiziksel savaş) altında bile çökmediğinin kanıtı oldu.
Bölgenin ve dünyanın geleceği, artık “İran’ı yok etmek” değil, “İran’ın merkezinde olduğu yeni gerçekliği anlamak” üzerinden şekilleniyor.
Giriş: 1979’dan 2026’ya Uzanan “Direniş” Paradigması
Dünya tarihi, bazı anların asırlık dengeleri birkaç güne sığdırdığına şahitlik eder. 28 Şubat 2026’da ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı topyekûn hava harekatı, sadece bir askeri operasyon değil, 1979 İslam Devrimi ile başlayan “meydan okuma” sürecinin nihai sınavıydı. Batılı analistlerin beklediği “rejim çöküşü”nün aksine, İran’ın sergilediği stratejik mukavemet, uluslararası sistemin kalbinde yeni bir güç merkezinin tescili anlamına gelmektedir.
1. Askeri İllüzyonun Sonu: “Yıkım” Neden “Yenilgi” Getirmedi?
Geleneksel askeri doktrinler, stratejik altyapısı ve lider kadrosu hedef alınan bir devletin kısa sürede istikrarsızlaşacağını varsayar. Ancak Albay Douglas McGregor ve Scott Ritter gibi isimlerin de vurguladığı üzere, İran “asimetrik derinlik” kavramını yeni bir boyuta taşımıştır.
- Derinlikli Savunma: İran’ın nükleer ve askeri varlıklarını devasa tünel şebekelerine ve halk içine yayması, konvansiyonel hava gücünün kesin sonuç almasını engellemiştir.
- İradenin Kırılamazlığı: Robert Pape‘in “Bombing to Win” (Kazanmak İçin Bombalamak) adlı eserinde belirttiği gibi; stratejik bombardımanlar genellikle halkı rejime karşı kışkırtmaz, aksine dış tehdide karşı “bayrak etrafında toplanma” (rally ’round the flag) etkisini tetikler. 2026 saldırıları, İran’da beklenen iç karışıklığı değil, milli bir kenetlenmeyi doğurmuştur.
2. Küresel Finansal Tektonik Kayma: Sachs’ın “Çok Kutuplu” Öngörüsü
Prof. Jeffrey Sachs, Amerikan hegemonyasının en zayıf noktasının “doların silah olarak kullanılması” (weaponization of dollar) olduğunu savunur. 28 Şubat sonrası İran’ın finansal sistemden tamamen dışlanma çabası, bumerang etkisi yaratarak karşı-sistemi olgunlaştırmıştır.
- Avrasya Entegrasyonu: İran; Rusya’nın askeri tecrübesi ve Çin’in ekonomik devasa gücüyle birleşerek, Batı dışı bir ekonomik güvenlik kuşağı oluşturmuştur. Bu durum, İran’ı sadece bölgesel bir oyuncu olmaktan çıkarıp, Avrasya bloğunun stratejik enerji ve lojistik terminali haline getirmiştir.
3. 1979: Dünyayı Dönüştüren Ana Amil
Bugün yaşadığımız kırılmayı anlamak için 1979 Devrimi’ne geri dönmek şarttır. İran Devrimi, Fukuyama’nın “Tarihin Sonu” tezine vurulmuş ilk ve en sert darbeydi. Liberal demokratik modelin dışında, dini ve yerli bir kimlikle ayakta kalınabileceğini kanıtlayan bu “Üçüncü Yol”, bugün Küresel Güney’in (Global South) yükselişindeki ideolojik motoru oluşturmaktadır.
- Stratejik Özerklik: İran’ın 50 yıldır süren izolasyona rağmen 2026’daki devasa saldırıyı göğüsleyebilmesi, diğer bölgesel güçlere (Brezilya, Hindistan, Güney Afrika vb.) Batı’dan bağımsız bir güvenlik mimarisi kurmanın mümkün olduğu mesajını vermiştir.
4. Yeni Dünya Resmi: Dördüncü Uluslararası Güç
Gelinen noktada karşımızdaki tablo, ABD-Rusya-Çin üçlüsünün yanına eklemlenen, ancak onlardan farklı olarak “ideolojik-asimetrik” bir güç merkezi olan İran’dır.
- Post-Amerikan Ortadoğu: İsrail ve ABD, İran’ı fiziksel olarak vursa da, İran’ın bölgesel ağlarını (Lübnan, Suriye, Irak, Yemen) ve siyasi etkisini yok edememiştir. Bu, askeri üstünlüğün siyasi zafer doğurmadığı bir dönemin başlangıcıdır.
- Hegemonya Sonrası Diplomasi: Artık hiçbir küresel kriz, Tahran’ın ve onun dahil olduğu Avrasya bloğunun rızası olmadan çözülemez hale gelmiştir.
Sonuç: Tarihin Dönüşü
28 Şubat 2026 saldırıları, ironik bir şekilde Batı hegemonyasının tabutuna son çiviyi çakmıştır. İran’ın ayakta kalması, 1979’da başlayan “dünyayı dönüştürme” misyonunun zirve noktasıdır. Karşı karşıya kaldığımız resim; tek kutuplu dünyanın enkazı üzerinde yükselen, gücün Batı’dan Doğu’ya transfer olduğu ve “direnişin” meşru bir uluslararası statü kazandığı yeni bir dünya düzenidir.
Kaynakça Notu: Bu analiz; Scott Ritter’ın saha değerlendirmeleri, Jeffrey Sachs’ın makro-ekonomik teorileri, Robert Pape’in stratejik bombardıman çalışmaları ve Albay Douglas McGregor’un modern savaşın sınırlarına dair analizleri temel alınarak kurgulanmıştır.




