“Washington ve İsrail:
Bolivya: Dünyanın en büyük lityum rezervlerine sahip. İşgal et ve yağmala.
Venezuela: Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip. İşgal et ve yağmala.
İran: Büyük İsrail projesini ve ABD hegemonyasını tehlikeye atabilecek hem askeri hem de ideolojik kapasiteye sahip son devlet potansiyelini barındırıyor. Onu yok etmek için bir savaş başlat.
Honduras, Peru, Kolombiya, Meksika, Suriye, Libya, Lübnan, Filistin, Yemen, Sahel: Hepsi, en hayati unsur olan kaynaklara ve suya sahip.
Amerika’nın Kalkanı’ndan (The Shield of Americas) İshak Anlaşmaları’na (Isaac Accords), İbrahim Kalkanı’ndan (Abraham Shield) Büyük İsrail’e…
And Dağları’ndan Kızıldeniz’e kadar plan, mutlak hakimiyettir.
İran, Epstein sınıfıyla savaşma arzusuna da sahip olan, askeri açıdan yetenekli son ulustur. Çin ideolojik değil, ekonomik bir savaş istiyor; fakat bu yeterli olmayacaktır.
Direniş, dünya için son umuttur. Her şey birbiriyle bağlantılı ve hepsi aynı savaşın bir parçası. Dolayısıyla; ya diren ya da öl.”
(X sosyalmedya platformunda Batılı bir kullanıcı tarafından yapılan paylaşım.)
XXI. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, küresel siyaset felsefesi ve jeopolitik plakalar tarihin nadiren tanıklık ettiği bir hızla yerinden oynamaktadır. Batı merkezli düşünce kuruluşları ve ana akım medya, yaşanan gelişmeleri “bölgesel istikrarsızlıklar” veya “revizyonist devletlerin meydan okuması” olarak ambalajlamaya çalışsa da, sahadaki gerçeklik çok daha derin, yapısal ve tarihsel bir dönüşüme işaret etmektedir.
Pepe Escobar’dan Scott Ritter’a, Profesör Seyed Mohammad Marandi’den Profesör Hasan Ünal’a kadar küresel sistemi realist, askeri ve anti-hegemonik merceklerden okuyan bağımsız uzmanların ortak analizleri, tek bir hakikati haykırmaktadır: Başını ABD’nin çektiği, finansal ve askeri sömürgeci hegemonyanın kurduğu “Tek Kutuplu Dünya” (Pax Americana) yapısal, askeri ve ahlaki olarak ömrünü tamamlamaktadır.
Peki, And Dağları’ndaki lityum rezervlerinden Kızıldeniz’in jeostratejik sularına, Çin Seddi’nden Ortadoğu’nun direniş hatlarına uzanan bu küresel başkaldırının arkasındaki temel dinamikler nelerdir? Dünyayı bu köklü dönüşüm eşiğine getiren tarihsel ve ideolojik katalizör nerede saklıdır?
1. Yalnız Bir Çığlıktan Küresel Senkronizasyona: 1979 Devrimci Söylemi
Küresel sistemin bugünkü çok kutuplu şafağını anlamak için, tarihin en büyük jeopolitik kırılma noktalarından biri olan 1979 yılına dönmek zorunludur. Soğuk Savaş dönemi boyunca dünya, iki sömürgeci odak (Washington ve Moskova) arasında parsellenmiş; Küresel Güney’in tüm bağımsızlık hareketleri bu iki kutuptan birine yaslanmak, dolayısıyla kendi özgünlüğünden feragat etmek zorunda bırakılmıştı.
1979 İslam Devrimi, bu iki kutuplu esaret zincirine vurulan ilk ve en büyük ideolojik balyoz oldu. “Ne Doğu, Ne Batı” şiarı, sadece bölgesel bir rejim değişikliği değil, küresel emperyalist tasarıma karşı kökten bir paradigma reddiydi. Batı hegemonyasının en korunaklı, silahlandırılmış karakollarından birini (Şah rejimini) deviren bu söylem, sömürgeci güçlerin “yenilmezlik” aurasını yıktı.
Alastair Crooke ve Seyed Mohammad Marandi gibi analistlerin sıklıkla vurguladığı üzere; on yıllar boyunca en ağır ambargolara, finansal izolasyonlara, askeri kuşatmalara ve vekalet savaşlarına rağmen teslim olmayan bu omurga, zamanla teorik bir direniş söyleminden pratik bir jeopolitik akla evrildi. 1979’da Ortadoğu’da yalnız bir çığlık olarak yükselen sömürge karşıtı meydan okuma, aradan geçen kırk yılı aşkın sürede küresel sistemin çeperindeki diğer aktörlere bir “bağımsızlık ve direnme metodolojisi” aşıladı.
2. Askeri ve İktisadi Realite: İllüzyonların Sonu
Hegemonyalar sadece söylemle yıkılmaz; söylemin sahadaki sert güç (hard power) ve ekonomi-politik gerçeklerle tahkim edilmesi gerekir. Scott Ritter ve Douglas Macgregor gibi askeri stratejistler, Batı’nın küresel askeri projeksiyonunun artık sınırlarına geldiğini somut verilerle ortaya koymaktadır.
- Caydırıcılık Eşiğinin Aşılması: Batı ve İsrail’in askeri doktrinlerinin üzerine kurulu olduğu “hava ve teknoloji üstünlüğü”, bugün Direniş Ekseni’nin asimetrik, maliyeti düşük ama etkisi yüksek füze ve drone teknolojileri tarafından yapısal olarak felç edilmiştir. Bölgesel bir gücün küresel bir hegemonu askeri olarak dengeleyebilmesi, sömürgeci gücün en büyük silahı olan “müdahale korkusunu” ortadan kaldırmıştır.
- Denizlerin ve Koridorların Egemenliği: Yemen’deki Ensarullah hareketinin Kızıldeniz’i küresel deniz ticaretine kapatabilme veya açabilme kapasitesi, Abdel Bari Atwan gibi usta analistlerin ifadesiyle, “tarihte sömürgeciliğe karşı verilmiş en senkronize ve stratejik mücadele” örneklerinden biridir. Küresel ticaret rotalarının tekelini kaybeden bir hegemonya, sömürge düzenini sürdüremez.
- Finansal Emperyalizmin Bumerang Etkisi: Ekonomist Jeffrey Sachs ve Michael Hudson’ın net verilerle açıkladığı gibi; ABD’nin finansal sistemi (SWIFT, dolar yaptırımları) bir şantaj silahı olarak pervasızca kullanması, Küresel Güney’de kolektif bir güvensizlik yarattı. Bugün BRICS+ çatısı altında somutlaşan de-dolarizasyon (dolarsızlaşma) ve yerel para birimleriyle ticaret hamleleri, Batı’nın sanayi üretimine değil parazit borçlandırmaya dayalı finansal sömürge modelinin altını oymaktadır.
3. Farklılıkların İttifakı: Çok Kutupluluğun Hukuku ve “Küresel Çoğunluk”
Bu tarihsel dönüşümün en benzersiz ve devrimci yönü, tek tip bir ideolojiye dayanmıyor oluşudur. Karşımızda Marksist-Leninist anlamda homojen, tek bir merkezden yönetilen bir devrim ordusu yoktur. Aksine; Pepe Escobar’ın ifadesiyle, dünya nüfusunun ve kaynaklarının ezici çoğunluğunu oluşturan bir “Küresel Çoğunluk” (Global Majority) ittifakı şekillenmektedir.
Bu ittifakın içinde; İran’ın teokratik ve askeri direniş mirası, Bolivya ve Venezuela gibi Latin Amerika ülkelerinin sol/sosyalist sömürge karşıtlığı ve kaynak milliyetçiliği, Çin’in teknolojik-altyapısal vizyonu ve Rusya’nın askeri-stratejik ağırlığı aynı nehirde akmaktadır.
|
Ekol / Coğrafya |
Direnişin Niteliği |
Stratejik Hedefi |
|---|---|---|
|
İran ve Ortadoğu |
Askeri-İdeolojik |
Sahada Batı/İsrail primatını kırmak, bölgesel güvenliği yerelleştirmek. |
|
Rusya ve Avrasya |
Varoluşsal-Medeniyetçi |
Batı’nın kültürel/siyasi norm dayatmasını reddedip çok kutuplu egemenlik alanları açmak. |
|
Çin ve Doğu Asya |
Yapısal-Ekonomik |
Finans, lojistik ve teknoloji ağlarını Batı tekelinden çıkararak alternatif bir küresel altyapı (BRI) örmek. |
|
Latin Amerika (Brezilya/Bolivya) |
Kaynak Milliyetçiliği |
Lityum |
Bu heterojen yapıyı birleştiren ortak payda, Batı’nın kendi çıkarlarına göre esnettiği “kurallara dayalı düzen” illüzyonuna karşı; ulusların egemenlik haklarını, kültürel özgünlüklerini ve toprak bütünlüklerini esas alan gerçek uluslararası hukuktur. M.K. Bhadrakumar ve Profesör Hasan Ünal gibi diplomatik akılların vurguladığı gibi, yükselen “Orta Güçler” (Türkiye, Hindistan, Brezilya vb.) artık Batı’nın sınırlandırıcı hizalanma baskılarını reddetmekte ve dış politikalarında stratejik otonomiyi bir norm haline getirmektedir.
Sonuç: Özgür Dünyanın Doğum Sancısı
X platformundaki kullanıcının popüler, ajitatör ve apokaliptik bir dille ifade ettiği “ya diren ya öl” denklemi, aslında küresel sistemin en derin kılcal damarlarında yaşanan gerçekliğin dramatik bir özetidir.
And Dağları’ndan Kızıldeniz’e, Çin Seddi’nden Akdeniz’e kadar uzanan hat, emperyalizmin yağma planlarına karşı örülen devasa bir küresel siperdir. 1979’da tek başına ayağa kalkan sömürge karşıtı meydan okuma, bugün dünyanın devasa ekonomik, askeri ve lojistik güçleriyle eklemlenerek Batı sömürgeciliğinin 500 yıllık küresel üstünlüğünün sonunu dayatmaktadır.
Karşımızda duran tablo romantik bir temenni değil; askeri, iktisadi ve sosyolojik verilerle kanıtlanmış tarihsel bir kaçınılmazlıktır (determinizm). Dünya, tek bir sömürgeci gücün kalkanı altında ezilmeye rıza gösterilen karanlık bir çağdan; her medeniyetin, her devletin kendi bağımsızlığı ve kaynakları üzerinde mutlak hak sahibi olduğu, çok kutuplu, dengeli ve gerçekten özgür bir dünyanın doğum sancılarını yaşamaktadır.



