ABD ve İsrail’in İran’ın nükleer silah edinmesini engelleme bahanesiyle başlattığı iki savaş, bunu daha da muhtemel hale getirmiş olabilir.
Donald Trump, İran’ın asla nükleer silah edinmemesini sağlamak için savaşa girdiğini defalarca, onlarca kez dile getirdi. Ancak nükleer silahların yayılmasını önleme adına yürütülen bu savaş, bumerang etkisi yarattı: İran’ın nükleer silaha giden yolunu kapatmak bir yana, Tahran’ı bu hedefe daha da yaklaştırmış olabilir.
ABD ve İsrail, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemek amacıyla ülkeye iki kez saldırdıklarını söylüyor. Oysa her iki saldırı sırasında da hem ABD istihbaratı hem de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA), Tahran’ın nükleer silah üretmediği değerlendirmesini yapmıştı.
İran’ın şu anda nükleer silah üretmek için yarıştığını gösteren herhangi bir kanıt ortaya çıkmış değil. Ancak giderek artan sayıda Batılı analist, savaşların bizzat kendisinin Tahran’a nükleer silah edinme yönünde daha güçlü bir motivasyon kazandırdığını savunuyor. İran’da ise nükleer doktrinin gözden geçirilmesi ve Nükleer Silahların Yayılmasının Önlenmesi Antlaşması’na (NPT) üyeliğin yeniden değerlendirilmesi yönündeki çağrılar, marjinal bir tartışma olmaktan çıkarak ana akıma taşındı.
Ortaya çıkan tablo, mevcut çatışmanın temel paradoksunu oluşturuyor: Önleyici bir savaş, engellemeyi amaçladığı sonucu bizzat doğurmuş olabilir.
Gerekçe ile istihbarat değerlendirmeleri arasındaki çelişki
Washington’ın açıkladığı gerekçe başından beri değişmedi: İran’ın nükleer silah edinmesine izin verilmemeli.
Ancak iki önemli kurum, İran’ın aktif biçimde nükleer silah edinmeye çalıştığı iddiasıyla doğrudan çelişen değerlendirmelerde bulundu.
ABD istihbaratı: Ulusal İstihbarat Direktörü Tulsi Gabbard, Mart 2025’te Kongre’de verdiği ifadede İran’ın nükleer silah üretmediğini ve Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in 2003’te askıya alınan silah programına yeniden onay vermediğini belirtti. ABD’nin Midnight Hammer adı verilen operasyonunun ardından, 18 Mart 2026’da News24 tarafından aktarılan sızdırılmış bir ABD istihbarat değerlendirmesinde de “zenginleştirme faaliyetlerini yeniden başlatmaya yönelik hiçbir çaba” tespit edilmediği bildirildi. Değerlendirmede Tahran’ın nükleer silah üretimine geçme yönünde bir adım atmadığı sonucuna varıldı.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (UAEA): Genel Direktör Rafael Grossi, ilk savaş sırasında, 19 Haziran 2025’te yaptığı açıklamada, “İran’da silah üretmeye yönelik aktif ve sistematik bir planın varlığına ilişkin herhangi bir belirtiye rastlamadık” dedi. Grossi, askerî saldırıların İran’ın nükleer silah edinmesini uzun vadede önlemek için gerekli olan diplomatik çalışmaları yalnızca geciktireceğini de ekledi.
Başka bir deyişle, her iki saldırı da denetçiler veya istihbarat kaynakları tarafından belgelenmiş, devam eden bir nükleer silah üretim programına karşı değil; Washington ve Tel Aviv’in bir gün nükleer silah üretimine dönüşebileceğini ileri sürdüğü kapasitelere ve niyetlere karşı gerçekleştirildi.
İkinci savaş bir engeli ortadan kaldırdı: Fetva
İran’ın nükleer silah edinmesinin önündeki temel siyasi ve dinî engel, yirmi yıl boyunca açıkça ifade edilmişti: Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in nükleer silahların üretilmesini, stoklanmasını ve kullanılmasını haram ilan eden fetvası.
İranlı yetkililer, teknik kapasiteye sahip olmalarına rağmen nükleer silah üretme niyetinde olmadıklarını açıklarken defalarca bu fetvaya atıfta bulundular. Eski Dışişleri Bakanı ve eski Atom Enerjisi Kurumu Başkanı Ali Ekber Salihi, Şubat 2024’te İran’ın bir nükleer silah için gereken “bütün parçalara” sahip olduğunu, ancak bunları bir araya getirmediğini söylemişti. Tahran bu kısıtlamayı dinî liderin hükmüne bağlıyordu.
Ayetullah Seyyid Ali Hamaney, 28 Şubat 2026 sabahı Tahran’ın merkezindeki ofisinde düzenlenen ortak ABD-İsrail hava saldırısında şehit oldu.
Halefi Ayetullah Seyyid Mücteba Hamaney ise nükleer fetva konusunda kamuoyuna açık ve net bir açıklama yapmadı. Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, 18 Mart 2026’da Reuters’a verdiği röportajda bu belirsizliği kabul etti. İran’ın nükleer silahlara karşı tutumunda “önemli bir değişiklik” olmayacağını söyledi; ancak fetvaların onları veren din âlimlerine bağlı olduğunu ve yeni liderin fıkhi görüşü hakkında henüz bir değerlendirme yapamayacağını ekledi. Herhangi bir değişikliğin yeni lidere bağlı olacağını belirtti.
Böylece yirmi yıl boyunca İran’ın nükleer doktrininin temelini oluşturan bu önemli dinî yasak, İran’ın çöküşünü ve ABD’nin ülke üzerindeki hâkimiyetini isteyenler tarafından ortadan kaldırılmış oldu.
Washington ve Tel Aviv’de sessiz bir uzlaşı: Bombardıman, nükleer silah ihtimalini artırıyor
En dikkat çekici uyarılardan biri, paradoksal biçimde İsrail’in kendi istihbarat teşkilatından geldi. Yakın zamana kadar İsrail askeri istihbaratının İran masasını yöneten Danny Citrinowicz, geçen yaz The Times of Israel’e yaptığı açıklamada, askeri (kinetik) eylemlerin Tahran’ı ‘nükleer dosyada geri dönüşü olmayan eşiği geçmeye’ iteceğini söylemişti. Ona göre savaş, İran’ın nükleer silah edinmesini önlemeyecek, aksine bu süreci hızlandıracaktı.
Citrinowicz bu görüşte yalnız değildi. Sonraki yıl boyunca, silahların kontrolü konusunda normalde derin görüş ayrılıkları yaşayan çevrelerde nadir görülen bir uzlaşma ortaya çıktı. Farklı başkentlerden, disiplinlerden ve siyasi görüşlerden analistler aynı mekanizmaya dikkat çekmeye başladı: Varoluşsal bir bombardımana maruz kalan, ilan ettiği ve denetime açtığı tesislerin yok edildiğini gören bir devlet, bir sonraki saldırıyı önleyebilecek tek güvencenin ilan edilmemiş bir caydırıcılık kapasitesi olduğu sonucuna makul biçimde varabilir.
Carnegie Uluslararası Barış Vakfı’ndan James Acton, İran’ın nükleer kapasitesinin tamamen “yok edildiği” varsayımının bir yanılsama olduğunu savundu. Acton’a göre İran, saldırılardan önce bölünebilir nükleer maddelerini ve kritik ekipmanlarını büyük olasılıkla dağıtmıştı. İran geriye kalan imkânlarıyla bir gün nükleer silah üretmeye karar verirse bu süreci “bir yıldan daha kısa sürede, hatta çok daha kısa bir zaman diliminde” tamamlayabilirdi.
Nükleer Tehdit Girişimi’nde görev yapan eski ABD istihbarat analisti Eric Brewer ise mayıs ayında Reuters’a daha açık konuştu: Bilinenler çerçevesinde İran hâlâ nükleer maddelerinin tamamına sahipti ve bunların önemli bir bölümü Amerikan mühimmatının ulaşamayacağı yerlerde bulunuyordu.
Kurumsal çevrelerden gelen değerlendirmeler de aynı yöndeydi. Silahların Kontrolü Derneği’nden Daryl Kimball, askerî harekâtın güç kullanımının sınırlarını ortaya çıkardığını belirtti: Bombardıman ne nükleer bilgi birikimini silebilir ne de teknik kapasiteyi kalıcı olarak ortadan kaldırabilirdi.
Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nden Ellie Geranmayeh, İran’ın nükleer kapasitesinin “büyük ölçüde hâlâ mevcut” olduğunu kaydetti. Savaş nedeniyle denetçilerin de devre dışı kaldığı bir ortamda, mevcut stokların endişe verici bir hızla silah yapımında kullanılabilecek düzeyde zenginleştirilebileceğini belirtti.
Başlangıçta askerî müdahaleyi destekleyen bazı yayın organlarının tutumu bile zamanla daha karamsar bir hâl aldı. Time, imha edilen santrifüjlerin yeniden üretilebileceğini, ancak değişen stratejik hesapların geri döndürülemeyeceğini vurguladı. The Guardian ise diplomatik bir çözüm planı olmaksızın yürütülen bombardıman yoluyla önleme politikasının, tarihsel olarak nükleer silahların yayılmasına yönelik teşvikleri azaltmak yerine güçlendirdiğini yazdı.
En sistematik değerlendirmelerden biri, Ağustos 2026’da Washington merkezli Defense Priorities kuruluşundan geldi. “Daha da Kötüleştirilen Bir Güvenlik İkilemi” başlıklı analizde, ABD ve İsrail’in İran devletinin varlığını tehdit eden bir savaş yürüterek Tahran’ın, üçüncü bir savaşı caydırabilecek tek silahı edinme motivasyonunu güçlendirdiği sonucuna varıldı.
Analize göre nükleer silahların yayılması kaçınılmaz değildi; ancak saldırılardan önceki döneme kıyasla artık daha olasıydı.
Quincy Enstitüsü’nden Trita Parsi ve Uluslararası Kriz Grubu’ndan Ali Vaez de benzer bir sonuca ulaştı. Onlara göre Tahran’ın caydırıcı bir silah edinme kararlılığı “dramatik biçimde artmıştı”. Yıkıntıların altından yeniden toparlanırken açık bir nükleer silah hedefi belirlemek, daha önce düşünülemeyecek bir seçenekken artık tartışılabilir hâle gelmişti.
Kısacası caydırıcılık teorisi işliyordu, ancak ters yönde. Konvansiyonel savunmasını yetersiz, uluslararası denetimi ise kendisini korumaktan aciz gören bir ülke, tehdit altındaki devletlerin sıklıkla yaptığı şeyi yapıyor: Stratejisini yeniden değerlendiriyordu.
Tahran’da artık yüksek sesle dile getirilen tartışma
İran’da yıllar boyunca kamuoyu önünde nükleer silah edinme ihtimalini tartışmak bile bir tabuydu. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in fetvası, tartışmanın etrafında aşılmaz bir duvar oluşturuyordu: Nükleer silaha sahip olmak başlı başına yasaktı ve konu kapanmış sayılıyordu.
Artık o duvar ortadan kalktı. Yerini alan tartışma ise yalnızca iki yıl önce hayal bile edilemeyecek boyutlara ulaştı.
Her şey başlangıçta fısıltıyla başladı. Stratejik Dış İlişkiler Konseyi Başkanı Kemal Harrazi, Ekim 2024’te, varoluşsal bir tehdit ortaya çıkması hâlinde İran’ın nükleer doktrinini değiştirebileceğini sakin bir dille ifade etti.
1 Nisan 2026’da, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaş sırasında Harrazi’nin Tahran’daki evi ABD-İsrail uçakları tarafından vuruldu. Eşi saldırıda şehit oldu; kendisi ağır yaralandı ve sekiz gün sonra yaralarına yenik düştü.
Harrazi, İran’ın gerekli kapasiteye sahip olduğunu, önündeki tek engelin dinî liderin hükmü olduğunu belirtmişti. Aynı ay 39 milletvekili, nükleer doktrinin değiştirilmesini talep eden özel bir mektubu Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi’ne gönderdi.
Ardından ilk savaş yaşandı ve fısıltılar daha yüksek sesle dile getirilmeye başlandı. İkinci savaşın ilk günü olan 28 Şubat’ta şehit edilen deneyimli güvenlik yetkilisi Ali Şemhani, Ekim 2025’te devlet televizyonunda yaptığı açıklamada, geçmişteki değerlendirmelerini doğrulayan bir ifadeyle, bugünkü bildiklerine o dönemde sahip olsaydı 1990’larda nükleer silah üretimini destekleyeceğini söyledi.
Eylül 2025’e gelindiğinde özel mektuplar kamuoyuna açık bir başvuruya dönüştü. Yetmişten fazla milletvekili cumhurbaşkanına ve ilgili Konsey’e yazdıkları mektupta nükleer caydırıcılık için bir cephaneliğin “gerekli” olduğunu belirtti ve fetvanın yeniden yorumlanmasını açıkça talep etti. Milletvekillerinin savunduğu görüşe göre caydırıcılık amacıyla üretim yapmak, nükleer silah kullanmakla aynı şey değildi.
Dikkat çekici olan yalnızca tartışmanın içeriği değil, nerelerde yürütüldüğüydü. Konu artık televizyonlarda, parlamentoda ve cuma hutbelerinde açıkça ele alınıyordu.
Hüccetülislam Hac Ali Ekberi, 9 Ekim’de Tahran’da cemaate hitap ederken nükleer programın “İran milletine ait” olduğunu ve ülkede NPT üyeliğinin yeniden değerlendirilmesi yönünde bir talep bulunduğunu söyledi. Yönetim içinden hiç kimse bu sözleri eleştirmedi.
Bir ay önce Devrim Muhafızları’na yakın eski milletvekili Nizameddin Musevi de Ensaf News’e, sistem içindeki pek çok kişinin artık özel görüşmelerinde dile getirdiği bir düşünceyi aktarmıştı: Belirsizlik, savaşı önleyememişti.
Musevi’ye göre İran’daki tesislere yönelik saldırıların ardından nükleer doktrini, NPT’nin değerini ve caydırıcılığın anlamını yeniden gözden geçirmenin zamanı gelmişti.
Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi, mart ayında Reuters’a verdiği demeçte resmî tutumu koruduğunu ve önemli bir değişiklik beklemediğini söyledi. Ancak bu güvence bile şüphe tohumunu barındırıyordu. Arakçi, fetvaların onları veren din âlimlerine ait olduğunu kabul etmişti ve yeni lider Ayetullah Seyyid Mücteba Hamaney henüz konu hakkında konuşmamıştı.
Bugün Tahran’da bu sessizlik bile başlı başına bir hikâye.
47 yıllık bir hayal kâbusa dönüştü
Tahran açısından bakıldığında iki askerî harekâtın asıl hedefi hiçbir zaman yalnızca santrifüjler değildi. ABD ve İsrail, kendi istihbarat servisleri ve UAEA kendilerine İran’ın nükleer silah üretmediğini bildirmiş olmasına rağmen, İran’ın böyle bir silahın peşinde olmadığını herkesten iyi biliyordu.
Onların hedeflediği, 47 yıllık bir hayalin gerçekleşmesiydi: İran’da rejim değişikliği.
Hesap, yoğun bir hava harekâtının sokak protestolarını kışkırtma çabalarıyla birleştirilmesi hâlinde bu eski hayalin nihayet gerçeğe dönüşeceği yönündeydi. Ancak saldırganlığın da bir bahaneye ihtiyacı vardı. Nükleer dosyadan daha elverişli bir bahane bulunabilir miydi? Üstelik bu konu, yirmi yılı aşkın süredir küresel çapta İran karşıtı propaganda yürütmek ve art arda yaptırım dalgaları uygulamak için bir araç hâline getirilmişti.
İran direndi. Beklenen hayal gerçekleşmedi. Bunun yerine, nihai maliyeti İran’ın düşmanları açısından henüz bilinmeyen ve giderek büyüyen bir kâbusa dönüştü.
İran’ın nükleer seçeneklerini ortadan kaldırmayı amaçlayan savaşlar, bunun yerine ülkenin tarihinde nükleer silah seçeneğinin yeniden değerlendirilip değerlendirilmemesi konusunda yürütülen en ciddi tartışmayı başlattı. Washington ve Tel Aviv ise karşılarında, hayatta kalmasını güvence altına alabilecek tek şeyin kendi gücü olduğuna her zamankinden daha fazla inanan bir İran buldu.
Bahram Sangari
Tehran Times




