Venezuela’da yaşananlar basit bir olay değil. Bu, tüm dünyaya, Batı hegemonyası projesini reddeden tüm ülkelere bir mesajdır.
Cumartesi sabahının erken saatlerinde, ABD, Caracas’ta bir dizi füze ve insansız hava aracı saldırısı düzenledikten sonra, Venezuela’nın demokratik olarak seçilmiş başkanı Nicolás Maduro’yu “uyuşturucu terörizmi” iddiasıyla kaçırdı.
ABD Başkanı Donald Trump, önce bir tweet’te, ardından da bir basın toplantısında, uluslararası hukukun açık bir ihlali olan saldırının sorumluluğunu üstlendi ve bunu 1989’da eski Panama Devlet Başkanı Manuel Noriega’nın kaçırılmasıyla karşılaştırdı. Daha sonra Washington’ın “Venezuela’yı geçici olarak yöneteceğini” belirtti.
Ancak asıl şok hemen ardından geldi. Trump, dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip olduğu düşünülen Latin Amerika ülkesinin geniş petrol yataklarını işletmek için büyük Amerikan petrol şirketlerinin girişini duyurdu. Başka bir deyişle, IŞİD, petrolünü ele geçirmek için egemen bir devletin başkanını kaçırdı.
Hemen ardından birçok ülke bu açık saldırganlığı kınadı: Brezilya, Meksika, Şili ve Kolombiya egemenlik ihlallerinden bahsederken, İran ve Rusya egemen bir devlete karşı silahlı saldırıyı kınadı.
Çin ise devlet başkanının kaçırılmasından duyduğu ciddi endişeyi dile getirerek Maduro’nun derhal serbest bırakılmasını talep etti. Birleşmiş Milletler, ABD hükümetinin tehlikeli bir emsal oluşturduğunu belirtti.
Afrika’da, Güney Afrika saldırıyı şiddetle kınadı ve tek taraflı güç kullanımının dünya düzenini tehdit ettiğini belirtti. Burkina Faso ise Venezuela ile açık bir dayanışma ifadesiyle BM Şartı’nın ihlalini kınadı.
Ancak bu skandal niteliğindeki uluslararası hukuk ihlalini herkes kınamadı. Kendini “demokrasinin beşiği” ilan eden Avrupa’da, İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni ve Fransız Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ukrayna’daki Rus eylemlerini kınamak için bahaneler ararken, kaçırma eylemini savundular.
Arjantin’in aykırı devlet başkanı Javier Milei, ABD’nin uluslararası hukuku ihlalini memnuniyetle karşıladı, İsrail rejimi de aynı şekilde.
O zaman bir şeylerin değişmekte olduğu açıkça ortaya çıkıyor. Nitekim Trump, Venezuela’da yılbaşı günü yaşananların Meksika, Küba ve Kolombiya da dahil olmak üzere diğer ülkelerde de yaşanabileceği konusunda uyarıda bulunmaktan çekinmedi. Ve asıl sorun da bu.
Başka bir deyişle, burada söz konusu olan Venezuela liderinin kaderi değil, uluslararası hukukun açıkça çiğnenmesidir; yani bir devletin, ceza hukuku bahanesiyle başka bir devleti devirip, kaynaklarını gasp ederken ve diğerlerinin de aynı şeyi yapacağı uyarısında bulunurken bu durum geçerlidir. Eğer bu emsal normalleşirse, hiçbir ülke gerçekten güvende olmayacaktır.
Pazartesi günü gibi erken bir tarihte, dünya düzenini alt üst edebilecek ve uluslararası ilişkilerin geleceğini belirleyebilecek iki önemli gelişme bekleniyor: ABD’de Maduro’nun olası yargılanması ve BM Güvenlik Konseyi toplantısı.
Maduro’nun ABD mahkemesine çıkarılabilmesi, yabancı bir gücün bir devlet başkanını ve hatta tüm bir ulusu yargılama ve kendi yasalarını dayatma hakkını kendine mal ettiği anlamına gelir.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin toplanmasıyla birlikte şu temel soru gündeme geliyor: Amerika Birleşik Devletleri uluslararası hukuku ihlal etti mi? Amerikalılar, dünyanın geri kalanı tarafından benimsenme riski taşıyan bir emsal mi yarattılar? Eğer öyleyse, nasıl bir yanıt verilmelidir?
Birçok ülke için mesele artık Venezuela halkı tarafından meşru bir şekilde seçilen Maduro’nun kaderi değil, Amerikalıların kullandığı yöntemdir; bu yöntem, devlet egemenliğinin temel bir ilke olduğu ve güç kullanımının sıkı bir şekilde düzenlendiği BM Şartı’nı hiçe saymaktadır.
Ancak ABD medyasının da kabul ettiği üzere 40 kişinin ölümüne yol açan Amerikan askeri saldırısı, ne açık bir BM yetkisinden ne de ilan edilmiş bir savaş bağlamından yararlanmıştır. Bu, Beyaz Saray’ı işgal eden savaş mafyası tarafından, “kovboylar” geleneğinin saf bir örneği olarak gerçekleştirilen tek taraflı bir eylemdir: egemen bir devletin liderini kaçırmak, kaynakları güvence altına almak ve uluslararası hukuku hiçe saymak.
Trump, basın toplantısında bu olayı, 1980’lerin sonlarında Panama lideri olan ve 1989’da uyuşturucu kaçakçılığıyla yanlış bir şekilde suçlanıp kaçırılarak ABD’de yargılanan Manuel Noriega’nın durumuna benzetti. Ancak bu benzetme geçerli mi? Elbette değil.
O zamanlar dünya çok daha az çok kutupluydu. Küresel bir güç olarak Çin yoktu, kıyaslanabilir stratejik bir rekabet yoktu ve uluslararası alanda çok az tepki vardı. Operasyon eleştirildi, ancak dünya düzenini bozmadı. Ancak günümüzün çok kutuplu dünyasında durum tamamen farklı.
Delta Force’un Venezuela’da 3 Ocak’ta gerçekleştirdiği adam kaçırma operasyonu, kabul edilmesi halinde jeopolitik bir araç haline gelecek tehlikeli bir emsal oluşturuyor. Bundan sonra neler olabilir? Güç kullanımı “çıkar” gerekçesiyle haklı gösterilecek, stratejik kaynaklar devreye sokulacak ve her şeyden önemlisi, diğer güçler bundan ilham alabilir.
Dolayısıyla ortaya çıkan soru şu: Dünya artık hukukun yerine gücün geçtiğini kabul ediyor mu? Pazartesi günü, muhtemel yargılama ve BM toplantısıyla birlikte bu soru artık soyut olmayacak. Resmi olarak tüm dünyanın önüne serilecek.
Robert Maillard
Press TV




