Tel Aviv ve Washington kılıçlarını biliyorlar ancak askeri doktrine göre ilk hamleyi yapan taraf avantajlıdır ve Tahran’ın bu konuda fazla vakti kalmamış olabilir.
“Bir çıngıraklı yılanın saldırmaya hazırlandığını gördüğünüzde, onu ezmeden önce size saldırmasını beklemezsiniz”
– ABD Başkanı Franklin D. Roosevelt
ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a yönelik yeni hava saldırılarını aniden iptal etmesine ilişkin söylentiler dolaşıyor. ABD ordusunun Basra Körfezi’nde sınırlı sayıda askeri varlığa sahip olduğu yadsınamaz bir gerçek. Trump o zamandan bu yana bölgeye takviye kuvvet gönderilmesini emretti.
İsrail’in İran’ı içeriden istikrarsızlaştırma girişimi başarısız oldu ama savaş için yeni bahaneler üretiliyor. Trump’ın özel temsilcisi Steve Witkoff, kısa süre önce İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi ile görüştü. Görüşmede Witkoff’un, uranyum zenginleştirmeye son verilmesi, zenginleştirilmiş uranyum stoklarının devredilmesi ve füze menzilleri ile stoklarının azaltılması gibi Washington’un Tahran’ın reddedeceğini bildiği aşırı taleplerde bulunduğu söyleniyor. Bu durum akla şunu getiriyor: ABD, “İran iyi niyetle müzakere etmeyi reddediyor” iddiasını casus belli olarak olarak kullanacak..
Önleyici saldırı yahut cezalandırılma
İran’ın askeri doktrini temelde savunmaya dayalı ama İsrail’inki öyle değildir. Ancak bu tutum artık değişiyor olabilir. Ağustos 2025’te dini lider Ali Hamaney’in kıdemli danışmanı, emekli İslam Devrim Muhafızları Ordusu (IRGC) Generali Yahya Safavi şöyle bir açıklama yaptı: “Ofansif bir strateji benimsemeliyiz“. İran Savunma Konseyi, Ocak ayında yaptığı bir açıklamada ”İran İslam Cumhuriyeti meşru savunma çerçevesinde yalnızca müdahale sonrası tepki vermekle yetinmemekte ve somut tehdit gösteren bulguları da güvenlik denkleminin bir parçası olarak görmektedir” dedi.
“Önleyici Savaş”, bir tehditle karşı karşıya kalındığında inisiyatifi ele geçirmek için saldırıya uğramayı beklemeden ilk vuruşu yapmak anlamına gelir. Bu konudaki örnek vaka, Tiran boğazının kuşatılması, Arap ordularının harekete geçirilmesi ve düşmanca söylemlerin ardından İsrail’in Altı Gün Savaşı (1967).
Ancak “önleyici Savaş” belirsiz bir tehdide karşı koymak içindir: ABD Başkanı George W. Bush’un 2003 Irak Savaşı ve İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’nun 2025 İran Savaşı buna örnek olarak verilebilir.
İngiliz stratejist B.H. Liddell Hart şöyle söylemişti: “Strateji, doğası gereği direnişin [rakibin taktiklerinin] üstesinden gelmek zorunda değildir. Esas hedef direniş olasılığını azaltmak ve bu hedefini de sürpriz hamleler yaparak gerçekleştirmeye çalışmaktır.”
1967’de Tel Aviv tam da bunu yaptı; Hava savunma sistemlerini daha harekete geçmeden yok etti ve geniş toprakları ele geçirdi.
Savaş çoktan başladı
İran acil bir tehditle karşı karşıya. 12 günlük savaş, ABD ve İsrail’in birlikte hareket ettiğini açıkça ortaya koydu. Trump, Umman’daki “müzakerelerin” Tahran’ı sakinleştirmek için bir hile olduğunu kendi ağzından itiraf etti.
Ayaklanmalar kendiliğinden oluşmadı. İsrail ve Batılı yöneticiler, vilayetler arasında operasyonları koordine ederek ajanlara nakit para, silah, patlayıcı ve Starlink terminalleri sağladı. Küresel medya ve çevrimiçi platformlar, yabancı müdahaleye rıza oluşturmak için uydurulan ölü sayılarını (12-20 bin) abarttı.
Safavi’nin zekice belirttiği gibi, 12 Gün Savaşı hiç bitmedi. Harekatın “ayaklanma aşaması” sona erdi, ancak yeni bir aşama başladı. Tahran’ın ikilemi çift yönlü: İran ilk darbeyi göğüslemeli mi, yoksa ilk darbeyi kendisi mi vurmalı?
Hayatta kalma mücadelesi
Tehdit varoluşsal. ABD ve İsrail sadece rejim değişikliği değil, etnik-dilsel sınırlar boyunca İran’ın parçalanmasını istiyor. Ayaklanmaların amacı, Suriye ve Libya’da olduğu gibi, Kürt ve Beluç ayrılıkçılara özerk bölgeler verilerek iç savaşı ateşlemekti. Eğer İran İslam Cumhuriyeti düşerse, ABD İran halkının petrol ve doğalgaz kaynaklarını tıpkı Venezuela’da olduğu gibi yağmalayacaktır.
İran, 47 yıldır yaptırımlar, tehditler, sabotajcılar, kışkırtıcılar ve Batı destekli İran-Irak Savaşı’na katlandı. İranlılar, son yedi ayda ise Batı’nın kışkırttığı savaş ve ayaklanmalar yaşadı. İran karşıtı medya kampanyası, masum İranlılara karşı işlenen korkunç suçları büyük ölçüde çarpıtırken, vahşi çeteleri “barışçıl protestocular” olarak gösterdi.
İran İslam Cumhuriyeti, “baskıcı”, “acımasız teokrasi”, ‘gayrimeşru’, ‘diktatörlük’ ve “haydut devlet” gibi sıfatlarla anılıyor. İran’a karşı hiçbir zaman Mısır ve Ürdün gibi despotik Basra Körfezi monarşilerine olduğu gibi davranılmadı
İran ulusunun diğer uluslar gibi gelişip işlemesine hiçbir zaman izin verilmedi. Müzakereler anlamsız. Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA), İran’ı nükleer anlaşmayı imzalamaya ikna eden Obama’nın da yardımıyla Tel Aviv tarafından sabote edilmişti. Yaklaşık 50 yıldır süren bu “korku filmi” iki farklı şekilde sona erebilir: Ya İran çöker ya da ABD liderliğindeki blok yenilir.
Şimdi hamle sırası Tahran’da
İsrail asla pazarlık yapmaz. Sadece talep eder, çalar ve öldürür. İran durmadan müzakerelerde bulundu ve hiçbir şey elde edemedi. Belki de artık Tel Aviv’in yaptığı gibi davranmanın zamanı geldi.
Tahran, Liddel Hart’ın “sınırlı hedef stratejisi” olarak adlandırdığı yöntemi düşünmek isteyebilir. Burada amaç 1967’de İsrail’in yaptığı gibi düşmanın yenilgisi (kayıtsız şartsız teslimiyet veya toprakların ele geçirilmesi) değil, düşmanı İran ile müzakere masasına oturmaya ve kadim İran ulusuna eşiti gibi davranmaya zorlayan bir savaş.
İran, ABD ve müttefikleri tarafından tıpkı Rusya’nın “ülke görünümlü bir benzin istasyonu” olarak küçümsenmesi gibi saygısızlığa uğruyor. Rusya, müthiş askeri ve nükleer cephaneliğine rağmen, Devlet Başkanı Vladimir Putin’in ABD ve AB ekonomileriyle bütünleşme yönündeki iyi niyetli çabalarına rağmen hiçbir zaman bir eşit ülke olarak muamele görmedi.
İran da benzer bir aşağılamaya maruz kalıyor. Dahası, Putin Ukrayna konusunda müzakereler yürütürken ve Minsk anlaşmasına katılırken, NATO Ukrayna savaş makinesini inşa etti. Putin’e Ukrayna Savaşı’ndan pişmanlık duyup duymadığı sorulduğunda, “pişmanlık duyabileceğimiz tek şey daha önceden sert bir şekilde harekete geçmemiş olmamızdır” cevabını verdi.
Rusya’nın Oreshnik misillemesinden sonra, Moskova’nın yenilgiye uğratılmasını talep eden aynı AB/NATO bloku müzakereler için adeta yalvarır hale geldi. Güç onlara saygı kazandırdı. İran da aynısını yapmalı: Hasımlarını aşağılamalı, müzakereye zorlamalı ve kendi şartlarını dikte etmeli.
Müzakere edilmiş bir anlaşma sadece liderlik ve ulus üzerindeki binlerce yaptırımı ve İranlılara yönelik vize kısıtlamalarını kaldırmakla değil, İran diasporasının en hain mensuplarını kalıcı olarak etkisiz hale getirmekle de ilgili.
Diasporanın büyük bir kısmı siyasetten kopmuş durumda, ancak önemli alt gruplar yaklaşık 50 yıldır İran vatandaşlarına karşı kışkırtıcılık yapıyor: Yaptırım talep ediyor, fitne ve terörizmle meşgul oluyor ve savaş kışkırtıcılığı yapıyor.
Pehleviler, MeK, Kürt ayrılıkçılar (PJAK) ve Beluç ayrılıkçılar (Jaish al-Adl) İran’a ve İranlılara büyük zarar verdi, İran’ın ekonomik büyümesini sekteye uğrattı ve küresel imajını zedeledi. Terörizm ve bozgunculuk yapanlara verilen yabancı finansman ve destek, kapsamlı bir anlaşma ile ortadan kaldırılabilir.
İran, Meryem Rajavi ve MeK üyelerinin İran’a sınır dışı edilmesini, PJAK ve Jaish’in finansmanının kesilmesini, silahsızlandırılmasını, Iran International ve Manoto gibi propaganda kuruluşlarının fonlarının kesilmesini ve lisanslarının iptal edilmesini talep etmeli.
Sözde “yeni nükleer anlaşma” bu kazanımları sağlamayacak. Bu konular hiç gündeme bile gelmiyor. Anlaşma olmadığı takdirde, bu kara propaganda İran ulusunu lekelemeye, MeK, PJAK ve Jaish ise Tahran’ı taciz etmeye ve İranlıları öldürmeye devam edecek.
Rusya-Çin-İran ittifakı
Yukarıda belirtilenler İran’ın askeri mimarisindeki boşlukları doldurduğunu ve Rusya ve Çin’den askeri destek almaya devam ettiğini varsayıyor. Çin, 12 Gün Savaşı’nda İran’a uydu ağı aracılığıyla “İstihbarat, Gözetleme ve Keşif” (ISR) sağladı. İran’ın köhne durumdaki hava kuvvetleri Su-35 savaş uçaklarının teslimatını bekliyor.
İran’ın önleyici bir savaş başlatmadan önce her iki ortağının da desteğine ihtiyacı var. Çin ve Rusya’nın, coğrafi olarak stratejik bir noktada bulunan ve Basra Körfezi ile komşu ülkelere demiryolu ile erişim sağlayan İran’a yardım etmek için sağlam sebepleri var.
Çin, İran’ı bölgesel ve küresel stratejilerinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. ABD, Basra Körfezi’nde küçük düşürülürse, Tayvan kendi güvenliğini yenilgiye uğramış bir ABD’ye bağlamayacaktır. ABD kendi yarım küresine çekilerek Basra Körfezi ve Hint-Pasifik bölgelerini serbest bırakacak ve bu bölgeler ABD müdahalesi olmadan kalkınacaktır.
Rusya’nın da görülecek hesapları var. ABD ve İsrail silahları Ukrayna’da binlerce Rus’u öldürdü. Putin’in konutunu hedef alan saldırı bile Washington’un izlerini taşıyordu.
Uluslararası Siyasi ve Ekonomik Stratejiler Enstitüsü’nden Elena Panina 2024’te Telegram’da bunu açıkça ifade etti: “Rusya için en iyi seçenek kendi sınırlarının uzağında hibrit bir savaşla Amerika’ya benzer şekilde karşılık vermek. Şu anda en makul seçenek, Ortadoğu’daki Amerikan güçlerine yönelik bir vekalet saldırısı.” Peki Kremlin, İran’ın hamlesini destekler mi?
Fırsat penceresi kapanıyor
“Yıldırım savaşı” (blitzkrieg), İran’a karşı kullanılmadan önce deniz kuvvetlerini hızla etkisiz hale getirmek ve sonrasında ABD ve İsrail’in sürdüremeyeceği bir “yıpratma savaşına” dönüştürmek anlamına gelir. 12 Gün Savaşı, düşmanın kısa süreli bir savaş peşinde olduğunu kanıtladı.
Ancak bu yöntem sadece İran’ın nükleer caydırıcılığı varsa işe yarar. Bu olmadan zafer kesin değildir. Netanyahu zaten dengesiz. Trump ise her geçen gün akli dengesini yitirmiş gibi görünüyor.
Eğer bir savaş olacaksa, ki olacak gibi görünüyor, bu savaş İran’ın istediği koşullarda başlamalı.
Shivan Mahendrarajah
The Cradle




