Musa (a.s.) halkını kölelikten kurtardığında, bu özgürleştirilen topluluğun bir kısmı henüz özgürlüğe hazır değildi. Kur’an, Tevrat’ta da benzer detaylarla yer alan bir olayı şöyle aktarır:*
Hani, “Ey Mûsâ! Biz bir çeşit yemeğe asla katlanamayız. O hâlde, bizim için Rabbine yalvar da, o bize yerden biten sebze, kabak, sarımsak, mercimek, soğan versin” demiştiniz. O da size, “İyi olanı düşük olanla değiştirmek mi istiyorsunuz? Öyle ise inin şehre! İstedikleriniz orada var” demişti. Böylece zillet ve yoksulluk onları kapladı. Onlar, Allah’ın gazabına uğradılar. Bunun sebebi, onların; Allah’ın âyetlerini inkâr ediyor, peygamberleri de haksız yere öldürüyor olmaları idi. Bütün bunların sebebi ise, isyan etmek ve aşırı gitmekte oluşlarıydı.
Ayet, soyunu ortak ataları İsrail’e—yani Müslümanların Ya’kub ibn İshak olarak bildiği Yakup’a—dayandıran İsrailoğulları’na hitap etmektedir. ‘İsrailoğulları’, günümüzde kendilerini ‘Yahudi’ olarak tanımlayan kabile için hâlâ son derece isabetli bir tanımdır.
Ancak bu hikayenin hem Kur’an hem de Tevrat versiyonları Yahudilere hitap etse de, olayın taşıdığı anlam kabile kimliklerinin ötesine geçer. Musa’nın dik kafalı halkını özgürleştirmesinin hikayesi, insanlığın kölelikten özgürlüğe geçişi anlatan en bilindik anlatısıdır. Amerika’daki köleleştirilmiş Siyahiler başta olmak üzere, farklı kültürlerden sayısız nesle, kölelikten çıkıp özgürlüğe yürümenin her zaman beraberinde getirdiği tehlikeleri, zorlukları ve acıları göze alma konusunda ilham vermiştir.
Bugün, dünya tektonik jeopolitik kırılmalardan geçerken, Musa’nın özgürlüğe kaçış hikayesi, ABD işgali altındaki Basra Körfezi devletlerinin Arap yöneticileri için özellikle anlamlıdır. Genel olarak Batı’ya, özelde ise Siyonist-Amerikan imparatorluğuna nesiller boyu kölelik ettikten sonra, bölge halklarını artık çok alıştıkları ve içinde kendilerini rahat hissettikleri bu kölelikten çıkarmak üzere yeni bir ‘Musa’—İran İslam Cumhuriyeti—ortaya çıkmıştır.
Ancak bölge yöneticileri özgürlük ihtimali karşısında ayak diremektedir. Musa’ya isyan eden İsrailoğulları’nın inatçı halkı gibi, Basra Körfezi’ndeki aile diktatörlüklerinin yönetici elitleri de—genellikle basit otlardan, hıyarlardan, sarımsaklardan, mercimeklerden ve soğanlardan çok daha karmaşık ve günahkar olan—her zamanki yemeklerini yemeye alışmışlardır. Allah’ın (c.c.) her şeyi kuşatan hakimiyeti altında özgürlük, özerklik ve egemenliğe doğru yeni bir rota çizmenin risklerine, bilinmezliklerine ve olası zorluklarına göğüs germek istememektedirler.
Musa’nın özgürlüğe kaçış hikayesindeki İsrailoğulları gibi, Basra Körfezi’nin Arap diktatörleri de akıllarını kullansalardı, özgürlüğün köleliğe olan uzun vadeli üstünlüğünü görebilirlerdi. Kendisi de İsrail’in ve küresel Siyonist oligarşinin bir vasalı olan Birleşik Devletler’in vasalı olarak mevcut statülerinin, sömürülmenin yanı sıra kendilerine koruma da sağlaması beklenmektedir. Efendileri Siyonist-Amerikalıların, kendi topraklarında askeri üsler kurarak onları “savunması” gerekmektedir. Buna karşılık efendiler, petrol zenginliğinin aslan payını çekip almaktadır.
Ancak ABD ve İsrail 28 Şubat’ta İran’a saldırıp Lider’i, aile üyelerini ve Minab’daki 168 okul çocuğunu diğer şehitlerle birlikte katlettiğinden beri, İran İslam Cumhuriyeti Basra Körfezi bölgesindeki ABD askeri üslerinin birer güvenlik varlığı değil, aksine güvenlik yükü olduğunu kesin bir şekilde kanıtlamıştır. ABD bu üsleri koruyamamaktadır; bu üslere ev sahipliği yapan ülkeleri ise hiç koruyamaz. Basra Körfezi’ni ticarete açık tutamamaktadır. Kızıldeniz’i ticarete açık tutamamaktadır. Boru hatlarını, rafinerileri, yakıt ikmal istasyonlarını, elektrik altyapısını veya arıtma tesislerini koruyamamaktadır. Yapabildiği tek şey, İran’a füze ve İHA hedefleri sunmaktır; bu hedefler de o üsler orada olduğu için—o üslere rağmen değil—Basra Körfezi monarşilerinin üzerine yağmaktadır.
Peki, ne kendilerini ne de kendilerine ev sahipliği yapan ülkeleri koruyabiliyorlarsa, tüm bu ABD üsleri ne işe yaramaktadır? Mevcut savaş uzadıkça cevap netleşmiştir. Orada tek bir nedenden dolayı bulunmaktadırlar: Soykırımcı Siyonist Varlığı korumak.
İmparatorluk’un İran’a yönelik, Körfez Arap rejimlerinin uyarılmadığı ve istemediği ilk kanlı saldırılarından sadece bir hafta sonra Associated Press şöyle bildirdi: “Bölgede, operasyonun Körfez ülkelerini kendilerini korumak zorunda bırakırken… İsrail’i savunmaya odaklandığına dair bir inanç var.” ABD’nin önleyici füzelerinin çoğunu İsrail’e sevk etmesi ve üsleri ile Arap müttefiklerini gelen İran ateşine tamamen açık bırakmasıyla bu algı daha da derinleşti.
Gerçek basit ve çirkindir: “İsrail”, İran’a savaş açmak için Birleşik Devletler’i ve şantaj altındaki başkanını gasp etmiştir; Arap rejimleri ise bu durumun yan hasarıdır (zayiatıdır). ABD’nin Körfez üslerini savaşta kullanacağı şekilde kendilerini İmparatorluk tarafından işgal ettirmelerine ve köleleştirilmelerine izin vermek, bu Arap rejimlerini tehlikenin tam ortasına atmıştır.
Şimdi Amerikalıları sınır dışı etmeyi reddettikleri için giderek ağırlaşan bir yıkımla karşı karşıyadırlar. Ve eğer Amerikalılar İran altyapısına yönelik saldırıları tırmandırmaya devam ederse, İran da Körfez Arap altyapısına misilleme yapacak ve bu da muhtemelen elektriğin ve içme suyunun kesilmesine, Basra Körfezi’ndeki Amerikan vasal devletlerinin zorunlu olarak tahliye edilmesine yol açacaktır.
İmparatorluk’a kölelik, Körfez devletlerini tam bir yıkıma doğru götürmektedir. Ancak yöneticiler semirmiş, hallerinden memnun ve Siyonist-Amerikalıların iyi beslenen köleleri olarak statülerinden rahat oldukları için, kendilerini bu müşkül durumdan çıkaracak tek yolun Amerikalıların bölgeden tamamen atılması olduğunu anlamalarını sağlayacak eleştirel akıl yürütme becerilerini toplamakta zorlanmaktadırlar. Bu yol ise; Türkiye, Pakistan ve Mısır gibi dürüst yakın-dışarıdakilerin ve Rusya ile Çin gibi dürüst uzak-dışarıdakilerin katılımıyla, bölgesel devletlerin liderliğinde yeni bir güvenlik düzeninin kurulmasıdır.
Bu yeni güvenlik düzeni, bölgedeki istikrara yönelik tek bir ciddi tehdit olduğu gerçeğini açıkça kabul edecektir: Soykırımcı Siyonist varlık ve onun Batılı Siyonist-oligarşik mafya destekçileri. Siyonistler, “Büyük İsrail”i yaratma kampanyalarının bir parçası olarak Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan, Irak, Suudi Arabistan ve Türkiye’nin tamamını veya bir kısmını işgal etmeyi, ele geçirmeyi ve soykırımla yerle bir etmeyi planladıklarıyla açıkça övünmektedirler. Açıkçası tüm bu ülkelerin Siyonistlere karşı birleşmesi gerekmektedir. Bu konuda İran onların düşmanı değil, müttefikidir.
Dahası, İran güvenilirdir; ABD ise değildir. İran sözlerini tutar. Son derece güvensiz olan ABD’nin yırtıp tuvalet kağıdı olarak kullandığı Kapsamlı Ortak Eylem Planı (JCPOA) ve Mutabakat Zaptı (MOU) gibi belgelerle kanıtlandığı üzere, taahhütlerini yerine getirir.
ABD, güya “müttefikleri” (gerçekte vasalları) ile olan ilişkilerinde, düşmanlarıyla olan ilişkilerinden daha güvenilir değildir. Ben bunları yazarken Trump, Suudi Arabistan’a zenginleştirme tesisi de dahil bir nükleer program sözü verdi, ancak ertesi gün zenginleştirme teklifini geri çekti ve tüm olayı Suudilerin İsrail’e ve onun Şeytani Anlaşmalarına teslim olmasına bağladı. Trump’ın yarın ne diyeceğini veya ne yapacağını kim bilebilir. Amerikan yöneticilerinin bu tür son derece güvenilmez davranışları, Henry Kissinger’ın o meşhur sözü söylemesinin nedenlerinden biridir: “Amerika’nın düşmanı olmak tehlikelidir, ama dostu olmak ölümcüldür.”
Yukarıdaki gerçekler ve bölgedeki ABD üslerinin artık büyük ölçüde tüten harabelere dönüştüğü göz önüne alındığında, Basra Körfezi bölgesindeki Arap liderlerin Amerikalıları kovması ve Siyonistlere karşı birleşmesi gerektiğini görmek özel bir stratejik deha gerektirmez. Peki neden henüz bunu yapmadılar?
Atalet—köleliğin alışılagelmiş yemeklerine duydukları tercih—dışında bir etken daha var: Korku. Körfez ülkelerinin aile diktatörlükleri, Siyonistlerin yollarına çıkan liderleri katletme eğiliminden dehşete düşmektedir.
Bu korku gerçek dışı değildir. Mossad’ın resmi katibi Ronan Bergman, Rise and Kill First (Önce Sen Öldür) kitabında, Siyonistlere uluslararası alçaklık yarışmasında birincilik ödülü kazandıracak kadar çok İsrail suikastını aktarır. Ve Bergman; Kennedy’lerin ve yakın zamanda Charlie Kirk’in suikastları da dahil olmak üzere en hassas Mossad suikastlarını dışarıda bırakmaktadır. Açıkça görülmektedir ki “İsrail”, dünyadaki diğer tüm devletlerin toplamından daha fazla suikast gerçekleştirmiştir.
Köleliği geride bırakmanın huzursuzluğunun bir parçası da özgürlüğün getirdiği mecburi risktir. Körfez yöneticileri, ABD’yi kovup “İsrail”e karşı birleşerek gerçekten de belli bir riski göze almış olacaklardır.
Ancak Musa (a.s.) dahil peygamberler, İlahi bir yolu takip etmek için bazen geçim kaynaklarımızı ve canlarımızı riske atmamız gerektiğini biliyorlardı. Mükafat, bu hayatta gelmese bile bir sonrakinde garantidir. Ayetullah Seyyid Ali Hamaney gibi şehit Yüce Lider ve hidayete ermiş büyük manevi kahramanların her zaman bildiği şey işte budur.
Lükse düşkün Körfez müstebitleri, dünün iyi şeylerine neredeyse Yahudiler kadar, “yaşamaya insanların en hırslısı” (2:96) kadar çaresizce sarılmaktadırlar. Onlardan salih şehitlerin yolunda yürümelerini beklemek fazla olurdu. Ancak belirgin sınırlarına rağmen, en aşağılık şeytanların en derin çukurlarına inmek zorunda değillerdir. Halen adam—hatta devlet adamı—olabilirler.
Aşağılık köleler değil, özgür insan evlatları olmak için, Arap Körfez ülkelerinin liderleri; kendilerini ve halklarını bu kötü, dinsiz, soykırımcı imparatorluktan kurtarmak adına Allah’ın sunduğu bu mevcut fırsattan yararlanmalıdırlar.
*Kur’an ve İncil anlatılarının bir karşılaştırması, Kur’an’ın Tevrat’ın tahrif edildiği ve Kur’an’ın bunu düzelttiği yönündeki iddiasını desteklemektedir. En belirgin şekilde Tevrat, iki milyondan fazla İsrailoğlunun Musa’yı takip ettiğini iddia ederken, Kur’an İsrailoğullarının küçük bir grup olduğunu söyler. Arkeologlar “iki milyon” rakamının saçma olduğu ve bu tür bir olayın küçük bir grubu kapsayacağı konusunda hemfikirdir; dolayısıyla Kur’an haklı, Tevrat ise haksız görünmektedir. Ek olarak, Tevrat versiyonunda Yahudilerin Tanrı ile olan çatışması tamamen ezbere dayalı bir itaatle ilgiliyken, Kur meali versiyonu daha derin, daha manevi bir şükür imtihanını tasvir eder.
Kevin Barrett
Crascent International




