featured
  1. Haberler
  2. Alıntılar
  3. Güçten paniğe: İran füzesi korkusu Trump’ı Türkiye’den ikram arabasıyla kaçmaya nasıl zorladı?

Güçten paniğe: İran füzesi korkusu Trump’ı Türkiye’den ikram arabasıyla kaçmaya nasıl zorladı?

0
Paylaş

Tarihin uzun bir konuşmaya ihtiyaç duymadığı anlar vardır. Tek bir görsel yeterlidir.

Dünya şu sıralar, ABD Başkanı Donald Trump’ın son Türkiye ziyareti sonrasında, İran’ın füze saldırısı korkusu nedeniyle ikram veya yemek servisi aracıyla gizlice kaçmak zorunda kaldığına dair haberlerle çalkalanıyor.

Bu çarpıcı anlatının her detayının zamanla doğrulanıp doğrulanmamasından bağımsız olarak, taşıdığı sembolizm şimdiden milyonların zihninde yer etti.

Dünyanın en güçlü başkanı olarak nitelendirilen, sözde en heybetli askeri makinesinin başkomutanı, füze korkusu yüzünden gözlerden kayboldu.

Güvenlik önlemleri almakta bir sakınca yoktur. Bir devlet başkanı korunma hakkına sahiptir ve sorumlu hükümetler liderlerini öylece bir suikasta açık halde bırakamazlar. Fakat bu olay, Trump’ı, İran’ı ya da misilleme siyasetini aşan çok daha derin bir soruyu gündeme getiriyor.

Bu soru, söz konusu olay İslam Devrimi’nin şehit Lideri Ayetullah Seyyid Ali Hamaney’in son günlerine dair anlatıların yanına konulduğunda özellikle sarsıcı bir hal alıyor.

Haberlere göre, kendisine yönelik bir Amerikan suikastı tehdidi konusunda uyarıldığında ve daha güvenli bir yere taşınması istendiğinde, konumunu terk etmeyi reddetti. Mantığı basitti: İran halkı tehlikeye açık haldeyken kendisi nasıl kişisel bir güvenlik arayışına girebilirdi?

Bundan daha çarpıcı bir tezat olamazdı.

Liderlerden biri, ölüm yaklaşıyor olabileceği gerekçesiyle gizlilik örtüsü altında bir konteyner içinde kaçırılıyor. Diğeri ise defalarca yapılan taleplere rağmen saklanmayı reddediyor; çünkü halkının kaderini kendi kaderinden ayrı tutmuyordu.

Bu yalnızca güvenlikle ilgili bir hikaye değildir; bu bir liderlik hikayesidir. Bu, gücü elinde tutmak ile bir davanın tecessüm etmiş hali olmak arasındaki farkın hikayesidir.

Amerika Birleşik Devletleri uçak gemilerine, nükleer silahlara, uydulara, istihbarat ağlarına ve en gelişmiş askeri teçhizata sahip olabilir. Yine de tehdit yeterince ciddi bir boyuta ulaştığında, başkanı gizlenmek ve sıradan görünümlü bir hizmet aracıyla taşınmak zorunda kalıyor.

Dünyanın en büyük askeri gücü, bir başkanı hayal edilmesi güç teknolojilerle koruyabilir ama onu korkudan muaf kılamaz. Güç hakkındaki rahatsız edici gerçek şudur: Silahlara sahip olmak incinebilirliği sona erdirmez.

Bir devlet, şehirleri yok edecek kadar yıkıcı güce sahip olabilir; ancak o gücü komuta eden birey, üzerine gelen bir İHA’dan veya füzeden korkabilen bir insan olarak kalır.

İşte İran’ın şehit Lideri’nin sergilediği duruş tam da bu noktada bu kadar derin bir tezat oluşturuyor. Düşmanlarının kendisini suikastla öldürmek istediği söylendiğinde yanıtı “en güvenli sığınak nerede”, “en korunaklı saklanma yeri neresi” ya da “ne kadar çabuk ortadan kaybolabilirim” olmadı.

Aksine duruşu, milyonlarca İranlı ABD-İsrail saldırılarına açık haldeyken kendisini öylece kurtaramayacağı yönündeydi.

Entelektüel düzeyde bu karar ciddi bir dikkati ve takdiri hak etmektedir; çünkü ayrıcalık ve soyutlanma üzerine kurulu modern siyasi kültüre yabancı olan bir liderlik anlayışını temsil etmektedir.

Modern yönetici çoğunlukla duvarların arkasında yaşar; halk ise dışarıda. Yönetici konvoylarla seyahat eder; halk güvensizlik içinde yol alır. Yöneticinin korumaları vardır; halkın ise kendi kendini koruması beklenir. Yöneticinin yeraltı sığınakları vardır; halka ise başkanlık saraylarında alınan kararların sonuçlarına katlanması söylenir.

Ancak devrimci liderlik anlayışı bu düzeni altüst eder. Gerçek lider şöyle der: Eğer halkım tehdit altındaysa, kendi güvenliğim için saklanamam. Şehadet vatandaşlarımın kaderiyse, ben de onunla yüzleşmeye hazır olmalıyım.

Bu, siyasi otoritenin farklı bir anlayışıdır. Köklerini, liderliğin yalnızca bir ayrıcalık değil, kutsal bir emanet olduğu yönündeki İslami düşünceden alır. Ve bu felsefe, İslam hafızasına Kerbela olaylarından daha güçlü kazınmış başka hiçbir yere sahip değildir.

İmam Hüseyin (a.s.), hayatını koruma imkanına sahip olmasına rağmen tehlikeden kaçmadı. Karşısındaki güçlerin çok daha üstün olduğunu biliyordu. Sonuçların ne olabileceğini biliyordu. Yine de gerçeği teslim etmek pahasına kişisel olarak hayatta kalmayı pazarlık konusu yapmayı reddetti.

Bu nedenle Kerbela, en güçlü kişinin illa ki en büyük silahlara sahip kişi olduğu varsayımını yerle bir etti. Kimi zaman en güçlü kişi; tehdit edilmeyi, zorbalığa uğramayı veya boyun eğdirilmeyi reddeden kişidir.

Ayetullah Hamaney’in duruşunun devrimci direniş literatüründe bu kadar derin bir yankı bulmasının nedeni işte budur. Ölmeye hazır bir lider, suikast tehdidiyle kolayca korkutulamaz.

Makamını tehdit edebilirsiniz. Mülkünü tehdit edebilirsiniz. Güvenliğini tehdit edebilirsiniz. Canını tehdit edebilirsiniz. Ancak o, ölümün kendisinin nihai bir yenilgi olmadığını kabul ettikten sonra, suikastın psikolojik bir silah olarak gücü tükenmeye başlar.

İşte şehadetin tarih boyunca imparatorlukları korkutmasının asıl nedeni tam olarak budur. İmparatorluklar ordularla nasıl savaşılacağını bilirler. Altyapıları nasıl yok edeceklerini bilirler. Yaptırımları nasıl uygulayacaklarını bilirler. Bireylere nasıl suikast düzenleyeceklerini bilirler. Fakat fedakarlığı bir güç kaynağına dönüştürmüş bir halkı mağlup etmekte zorlanırlar.

Çağdaş siyasetin trajedisi, pek çok liderin sıradan insanlardan kendilerinin göstermeye yanaşmadığı bir cesaret göstermelerini istemeye alışmış olmasıdır.

Kendi aileleri savaş alanının ötesinde güvende kalırken genç erkekleri savaşa gönderirler. Kendi yaşamları zorluklardan yalıtılmışken vatandaşları sıkıntılara göğüs germeye çağırırlar. Aşırı korunaklı yerleşkelerden fedakarlık üzerine konuşurlar.

Ve tehlike kapıya dayandığında ilk refleksleri çoğunlukla halkın arasında durmak değil, güvenlik katmanlarının arkasında kaybolmaktır. Trump ile Ayetullah Hamaney arasındaki tezatın bu denli netleşmesinin nedeni budur.

Mesele sadece birinin yemek servisi aracıyla seyahat etmesi, diğerinin ise saklanmayı reddetmesi değildir. Mesele, bu iki görselin güçle kurulan kökten farklı iki psikolojik ilişkiyi temsil etmesidir.

Elbette sorumlu güvenlik önlemleri korkaklık değildir. Hiçbir ciddi gözlemci, siyasi bir liderin sırf cesaretini kanıtlamak için kendisini kasten suikasta açık hale getirmesi gerektiğini savunmamalıdır. Bir liderin halkına hizmet etme kapasitesini koruma yükümlülüğü vardır. Ancak makul bir koruma ile halkın kaderinden kopmak arasında derin bir fark vardır. Asıl sınav, kişisel güvenlik ile kolektif güvenlik ve dayanışma çatıştığında ortaya çıkar.

Ayetullah Hamaney’in aldığı kararın bu denli güçlü hale geldiği nokta tam da burasıdır. Kendisini fiziksel olarak yenilmez gördüğü ya da düşmanlarının kapasitesini anlamadığı için değil; liderliği sorumluluktan ayrılmaz bir bütün olarak gördüğü için halkını yüzüstü bırakmayı reddetti. Bu, halkla ilişkiler danışmanları tarafından imal edilemeyen bir liderlik türüdür. Milyarlarca dolarla satın alınamaz. Askeri teknolojiyle üretilemez. O, inanç ve adanmışlıkla şekillenir.

Dünyanın muktedirlerinin herhangi bir füzeden daha çok korkması gereken ders işte budur. Ölümden korkan bir lider, ölüm tehdidiyle kontrol edilebilir. Şehadeti kabul etmiş bir lider ise bu yolla kolayca kontrol edilemez.

Füze bedeni yok edebilir. Suikast bireyi ortadan kaldırabilir. Ancak o kişinin uğruna ölmeye hazır olduğu fikri mutlaka yok edemez.

Nitekim tarih bunun aksini defalarca kanıtlamıştır: Bazen kendini adamış bir liderin ölümü, davasına o bireyin yaşarken kazandırabileceğinden çok daha büyük bir ömür verir.

Kerbela bunun en nihai örneğidir. İmam Hüseyin’in (a.s.) şehadeti mesajını toprağa gömmedi; onu ölümsüzleştirdi. Direnişi söndürme çabası, direnişin sonsuz bir külliyat kazanmasının aracı haline geldi.

Tarih nihayetinde liderleri pek çok şeyle yargılayacaktır: Politikalarıyla, zaferleriyle, hatalarıyla ve bunların sonuçlarıyla. Fakat tarih daha yalın bir soru da soracaktır: Bir tehdit belirdiğinde lider neredeydi? Halkın arkasında mıydı? Önünde miydi? Yoksa sadece kendi güvenliği için bir yerlerde saklanıyor muydu?

Profesör Abdullahi Danladi
(Nijerya İslami Hareketi üyesidir)
Press TV

Güçten paniğe: İran füzesi korkusu Trump’ı Türkiye’den ikram arabasıyla kaçmaya nasıl zorladı?
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter