İran hem Birleşmiş Milletler’deki hem de cephelerdeki savaşları nasıl kazandı? Hürmüz Boğazı’ndan sonra savaşı Hint Okyanusu’na yayma tehdidi ne anlama geliyor? Ve General Rezaey’in açıkladığı, özünde kesin bir “Hayır” olan arabulucularla başa çıkma konusunda yeni diplomatik strateji ne anlama geliyor?
ABD Başkanı Donald Trump’ın Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 81. oturumunun açılış konuşması, kendisinin de İran hastalığı adı verilen bir hastalıktan psikolojik ve fiziksel olarak muzdarip olduğunu ortaya koyuyor; aynı hastalık İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’da da mevcut. Bu konuşmada tek odak noktası, hedeflerine ulaşamayan İran’la başarısız savaşıydı ve Ukrayna savaşı, küresel ekonomik durum ve Amerika Birleşik Devletleri içindeki karışıklık gibi diğer küresel sorunların neredeyse tamamı göz ardı edildi. Bu karışıklığın en tehlikeli bölümü ise, Amerikan tarihinde ilk kez kendisini ve Beyaz Saray’ı boykot eden Amerikan medyasıyla olan mücadelesinde somutlaştı.
Trump, bu hastalığın artık kronikleşmesi ve tedaviye dirençli hâle gelmesi nedeniyle davranışlarında, sözlerinde ve söylemlerinde bocalıyor; bu durumun belirtileri ise konuşmalarındaki ve açıklamalarındaki çelişkilerde kendini gösteriyor. İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan ile görüşmek için adeta yalvarırken ve vize kararını geri çekmesinin ardından son anda kendisine ABD’ye giriş “vizesi” verirken, diğer yandan yaptığı konuşmada İran’a sert bir saldırı yönelterek onu dünyada terörü desteklemekle suçluyor. Ayrıca Birleşmiş Milletler’deki heyeti, onun talimatıyla, İran Cumhurbaşkanı’nın konuşması sırasında oturumu terk ediyor. Bu, daha önce benzeri görülmemiş bir çelişki ve İsrail heyetinin tutumunun bir tür “taklidi” niteliğinde.
***
Peki Trump, İranlı mevkidaşıyla görüşmek için nasıl olur da adeta yalvarırken, aynı zamanda onu ve ülkesini dünyada terörü desteklemekle suçlayabilir? Buna İran tarafından yanıt gecikmedi.
İlk olarak Tahran, bu yalvarışa karşılık vermeyi reddetti. İkinci olarak ise İran Cumhurbaşkanı, suçlamayı Trump’a ve ABD’ye misliyle iade etti; bunu hem görüntülü hem de belgeli biçimde ortaya koyarak, başta Gazze Şeridi’ndeki soykırım savaşı olmak üzere ABD ve İsrail’in gerçekleştirdiği terör eylemlerinin kapsamlı bir dökümünü sundu.
Bu kapsamda, her iki tarafın —ABD ve İsrail’in— İran’da gerçekleştirdiği katliamlara da dikkat çekildi. Bunların başında, İran’ın dini lideri Ali Hamaney’in ve ailesinden bazı kişilerin öldürülmesi geliyor. Ayrıca İran’ın güneyindeki Minab kentinde 150’den fazla kız ve erkek öğrencinin öldürülmesi; yine İran’ın güneyindeki Sîrîk bölgesine bağlı “Kuhestek” kasabasında bir düğün töreni sırasında spor salonunun bombalanması ve içeride bulunanların öldürülmesi ya da yaralanması da örnekler arasında sıralandı.
İran’ın bu Amerikan küstahlığına ve Başkan Trump’ın siyasi ve askeri saçmalıklarına vereceği en güçlü saha yanıtı, önümüzdeki birkaç gün içinde savaş cephelerinde eyleme dönüşebilir ve bu gerçekleri doğrulayan iki ana gösterge vardır:
-
Birincisi: Dini Lider Seyyid Mücteba Hamaney’in danışmanı Yahya Rahim Safevi’nin açıklamaları. Safevi, önümüzdeki günlerde ABD tarafından İran’a yönelik gerçekleştirilecek herhangi bir saldırının savaşın coğrafi olarak genişlemesine yol açabileceği uyarısında bulundu. Bu genişleme yalnızca Hürmüz Boğazı ve çevresiyle sınırlı kalmayacak, Hint Okyanusu’na kadar uzanabilecek.
Nitekim savaşın Kızıldeniz’e, Babülmendep Boğazı’na, İslam Körfezi ve çevresine ve Umman Denizi’ne kadar yayılması da bunun bir göstergesi.
Bu durum, ABD’nin bölgedeki üslerinin, gemilerinin ve uçak gemilerinin; ister hipersonik ister parçacık (çoklu) savaş başlıklarıyla donatılmış olsun, gelişmiş modern balistik füzelerle gerçekleştirilecek saldırılar açısından meşru hedefler hâline geleceği anlamına geliyor.
-
İkincisi: İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri General Muhsin Rızai’nin, İran televizyon kanallarından biriyle yaptığı röportajda dile getirdiği açıklamalar. Bu açıklamaların en dikkat çekici noktaları arasında, İran devletinin savunma ve diplomasi politikalarında stratejik değişikliklere gittiği ve ABD’nin üzerinde mutabık kalınan hususları fiilen uygulamaya başlamasından önce müzakerelere dönülmeyeceği ifadeleri yer alıyor.
Ayrıca İran uçaklarının uçuşlarını engelleme ya da ekonomik savaşa katılma yoluyla savaşa dahil olan herhangi bir ülkenin düşman olarak kabul edileceği ve bu ülkeye söz konusu sınıflandırma doğrultusunda muamele edileceği belirtildi.
General Rızai, askerî üniformasıyla yaptığı açıklamalarda, “ABD bu savaşta İran’ı yok etmeyi planlıyordu, ancak pratikte İran’ı dünyanın dördüncü gücü hâline getirdi” diyerek Amerika ve başkanıyla alay etti.
Rızai ayrıca İran’ın, hava savunma sistemleri tarafından F-35 gibi hayalet uçakların ve istihbarat, gözetleme ve keşif alanlarında son derece gelişmiş AWACS uçaklarının düşürüldüğü ilk ülke olarak askerî tarihe geçtiğini söyledi.
En önemlisi de artık tüm dünyanın Amerika’ya güvenilebilecek ve korumasına bel bağlanabilecek bir süper güç gözüyle bakmadığını ifade etti.
Tehlikeli ve bir o kadar da önemli olan açıklamalarını, İran’ın komşu ülkelerine uyarıda bulunarak sonlandırdı: İran uçaklarına ve uçuşlarına yönelik herhangi bir durdurma kararı alınması halinde, o ülkelerin havalimanları da çalışamaz hale gelecektir.
***
İran yönetiminin “şahinleri” tarafından ortaya konulan bu uyarılar ve hazırlıklar, Trump’ın birkaç gün önce dile getirdiği tehditler doğrultusunda, önümüzdeki dönemde ABD’nin herhangi bir saldırı tırmandırmasına karşı izlenecek siyasi ve askerî yol haritasını oluşturuyor. Trump, ABD’nin şartları doğrultusunda bir anlaşmaya varılmaması, özellikle de Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmaması hâlinde İran halkını yok etmekle tehdit etmişti.
Son yedi ayda yaşanan ABD-İsrail ortak saldırganlığı bize şunu öğretti: İran söylediğini yapıyor ve yaptığını da gerçekleştiriyor. Bu nedenle direndi ve saldırganlara art arda yenilgiler yaşattı. Bu yenilgiler, Amerikalı askerî ve stratejik uzmanlar tarafından da kabul ediliyor. Daha da önemlisi, ABD ordusunun en üst düzey komutanlığı olan CENTCOM’daki üst düzey generaller, kayıpları azaltmak amacıyla yalnızca Hürmüz Boğazı ve çevresinden değil, tüm bölgeden çekilmeyi talep etmeye başladı.
Geçtiğimiz salı günü başlayan Birleşmiş Milletler Genel Kurulu toplantısı, Trump’ın hatalarını ve bir palyaço gibi sergilediği davranışlarını, kafası karışmış ve ne yaptığının farkında olmayan bir kişi gibi hareket ettiğini; İsrail işgal devletini ve Başbakanı Netanyahu’yu ise “uyuz bir deve” misali terörün ve soykırımın kaynağı olarak teşhir etmesiyle tarihe geçecek.
Aynı zamanda bu toplantı, bugün yaşanan tüm savaşları ve bunların dünya genelinde yol açtığı krizleri ve istikrarsızlığı da gözler önüne serecek.
Günler, kimin haklı olduğunu gösterecek.
Abdulbari Atvan
Rai Al Youm




