featured
  1. Haberler
  2. Analiz
  3. Kazanımlarla nihai hedefler arasında İran

Kazanımlarla nihai hedefler arasında İran

0
Paylaş

İnsan, katettiği mesafeye mi bakmalı yoksa henüz yürümesi gereken yola mı? Tırmandığı basamak sayısının çokluğuna mı yoksa hâlâ tırmanması gerekenlere mi? Sahip olduklarıyla övünüp her gün biraz daha tüketmeli mi yoksa henüz ulaşamadıklarına mı gözünü dikmeli? Kazanımlarına mı yoksa henüz kazanmayıp da kazanması gerekenlere mi bakmalı?..
Peygamber Efendimiz (s.a.a.), geride bıraktıklarımızla önümüzde duran hedeflere birden odaklanmayı öğretmiştir. Zaten hikmetin gereği budur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.a.) Âdemoğlundan geride bıraktıklarına bakarak; “Ben Âdemoğullarının efendisiyim, fakat bunu övünmek için söylemiyorum.” buyurmuştur. Onun yükseldiği mertebe, Âdemoğluyla kıyaslanamayacak kadar çok yüksekteydi. Aşağıya bakınca farkın büyüklüğü hemen görünüyordu. Ancak burada ucba kapılma tehlikesi olduğundan dolayı hemen “övünmek için söylemiyorum” kaydını eklemiştir. Böylece amacının sadece bir gerçeği resmetmek olduğunu, başkalarını küçük görüp kendini beğenmek olmadığını belirtmiştir. Hz. Yusuf (a.s) da Mısır kralından hazinelerin başına geçirilmesini isterken aynı gayeyi gütmüştür. Krizi aşma konusundaki birikimine dikkat çekmiştir. Övünmek amacında değildi. Peygamberler, makamlarının yüceliğini göstermekle birlikte önemli bir ölçü de vermişlerdir. Sadece geride bırakılanlara bakılarak değerlendirme yapılması büyük tehlikeler barındırmaktadır.

İleriye doğru nasıl bakılacağını da Peygamberimiz (s.a.a.) öğretmiştir. O, nazarını Allah’a doğru katetmesi gereken sonsuz menzillere çevirdiğinde günde yüz defa istiğfar etme gereği görmüştür. Kendisine, “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamışken niçin bu kadar ibadet ediyorsun?” denildiğinde ise, “Şükreden bir kul olmayayım mı?” şeklinde cevap vererek, yolculuğun bitmediğine ve menzilin uzak olduğuna bakışlarımızı çevirmemiz gerektiğini göstermiştir.

Günümüz Müslümanları, kazanımlara takılıp asıl hedefi unutma noktasında ağır bir sınav vermektedirler. Maalesef grupların, cemaatlerin, derneklerin, partilerin vs. özel kazanımlarına odaklanıp kuruluş hedefleriyle tamamen zıt bir yöne doğru savrulabildiklerini müşahede ediyoruz. Fert veya cemaat olarak geçmişle kıyaslandığında önemli mesafeler kat edilmiş olabilir. Dün terörist muamelesi gören bir kesim, bugün devletin en üst kademelerinde temsil edilebiliyor. Dün aylık bir dergi çıkarmayı hayal edemeyenler, bugün televizyon kanallarına sahip olup istedikleri yayınları yapabiliyor, istedikleri kişileri ekrana çıkarabiliyorlar. Dün başörtülü olduğu için asker annesi kışlanın kapısından içeri alınmazken, bugün başörtülü hanımlar aynı kurumların en üst kademelerinde görev yapabiliyorlar…

Bütün bunlar inkâr edilemeyecek kazanımlardır. Ancak sadece bunlara bakmak, hep geçmişle kıyaslayarak övünmek, insanın yürüdüğü yola takılıp varması gereken menzili unutmasına benzer. Oysa kazanımlarla kazanılması gerekenleri bir arada değerlendirdiğimizde kendi kendimize şunları sormadan edemeyiz. İmkânların genişlemesiyle orantılı olarak ahlakımız da gelişti mi? Dinimizi doğru temsil ediyor muyuz? İhlâsımız arttı mı? Sayımız çoğalırken vahdetimiz güçlendi mi? Dünyayı elde ederken Ahiret için ne kazandık?..
Bu açıklamalarımız Ramazan Savaşı sonrasında İran için daha önem kazanmaktadır. İslam İnkılabının kuruluşundan bugüne gelene kadar ki mesafeye bakarsak belki de hiç hayal edilemeyecek bir noktaya geldiğini söylemek mümkündür. Ancak düşmanın gücü, hileleri ve insanlığı ifsat etmedeki başarısına bakınca hâlâ katedilmesi gereken uzun bir yolun olduğu da gözden kaçırılmamalıdır.

İran’ın, ABD ile ilk defa yüz yüze savaştığı ve düşmanına beklemediği ağır bir darbe indirdiğinde şüphe yok. Savaş sonrası değerlendirmelere baktığımızda iki farklı yaklaşım göze çarpmaktadır. Birinci yaklaşıma göre İran ekonomik kazanımlar elde etmiş, bölgesel nüfuzunu artırmış ve ulusal çıkarlarını korumuştur. Bu bakış açısından müzakereler, ABD ile görüşmeler son derece başarılıdır. Şimdi bunlarla yetinelim, hiçbir ülkeye nasip olmayan bir sıçrayış bize nasip oldu. Ülkemizin menfaatine bakalım. Dışarıdan yatırımların gelmesini sağlayalım… Kısaca maddi bazı kazanımlarla yetinip asıl hedefleri ikinci plana atmak isteyen bir yaklaşım vardır. Ancak meseleye yalnızca bu açıdan bakmak yeterli midir?
Öbür taraftan ise düşmanımızın henüz belini kıramadık, gücünü korumaya devam ediyor. Bu yüzden stratejik kazanımlarımıza bakalım diyen bir yaklaşım vardır. Nitekim düşmanın savaşı bitirme niyetinde olmadığı, her gün yeni bir hesapla tekrar kendini denediği son günlerdeki gelişmelerden anlaşılıyor.
İran bu iki yaklaşım arasından nasıl bir tercih yapmalıdır?

İki yaklaşım hakkında, Kur’ân’dan referans alarak bir yorum yapmak mümkündür. Çünkü Ehlibeyt’in tevil anlayışının Kur’ân’ın daima canlı kalıp hayattaki olaylara tatbikini kolaylaştırması, bize bu imkânı vermektedir. Buna göre Kur’ân’ı tevilin en önemli amaçlarından biri, ayetlerin mâsadaklarını, güncel karşılıklarını, gerçek hayattaki mücessem halini bulma çabasıdır. Böylece Kur’ân’ın her dönemde canlı, taptaze ve dipdiri kalması sağlanmıştır. Öyleyse, Bedir savaşı sonuçlarını ele alan ayetler, tarihte bir defa yaşanıp bitmiş değildir. Tarihin farklı dönemlerinde tekrar tekrar hayat bulmuş, hâliyle bazı benzerliklerden dolayı Ramazan Savaşı sonuçlarına da tatbik edilebilir. İki olay arasında birçok açıdan önemli benzerlikler vardır.
Bedir Savaşı, Medine İslam Devletinin Kureyş’le yüz yüze geldiği en büyük savaş olması ve düşmana ilk ağır darbe indirilmesi açısından Ramazan Savaşıyla benzerlik arz etmektedir. Aynı zamanda savaş sonucunda Kur’ân’ın sert bir uyarı ile müdahale etmesine sebep olan tartışmaların benzeri Ramazan Savaşı sonucunda da ortaya çıkması yönüyle de benzerlik arz etmektedir.

Müslümanların Bedir savaşı sonucunda içine düştükleri ganimetle ilgili tartışmalar Kur’ân’da oldukça sert bir üslupla eleştirilmiştir. Enfâl suresinde konu ele alınırken azarlama, nasihat, uyarı tonu baskındır. “Yapmayın! Size yakışmaz! Böyle büyük bir nimetten sonra ganimet meselesine takılmanız kabul edilemez!” şeklinde bir vurgu vardır. Müslümanların ganimetten önce düşmanı zayıflatması gerektiği ve dünya malı yerine ahireti önemsemeleri gerektiği vurgusu surenin geneline hakimdir. Enfâl suresinde Bedir Savaşı özetle şöyle değerlendirilmiştir.

1. Muhacirler, her şeylerini Mekke’de bırakarak Medine’ye hicret etmişlerdi. Ebu Süfyan’ın büyük bir ticaret kafilesiyle geldiğini haber alınca kervanı yakalamak için sevinerek yola çıkmışlardı. Böylece ekonomik sıkıntıları hafifleyecekti. Bedir’e çıkmadan önce Müslümanların bir kısmı silahsız ticaret kervanını ele geçirmek isterken, bir kısmı ise küfrün önderleriyle karşılaşmayı arzuluyordu. Kur’an’ın anlattığına göre ilahi irade, kervanın ele geçirilmesi yerine küfrün önderlerinin gücünün kırılması yönünde tecelli etti. Çünkü asıl hedef ganimet değil, batılın belinin kırılmasıydı

2. Savaş esnasında da Müslümanların imtihanı devam etti. Yine Müslümanlardan bazıları ahiret yerine dünyadan yana tercihlerini kullandılar. Fazla esir alıp fidye kazanmayı tercih ettiler. Ancak Kur’ân açıkça şunu söylüyordu. Düşmanın belini kırmadan ganimetle uğraşmanız doğru değil.

3. Bedir Savaşını değerlendiren bir surenin isminin Enfâl olması meseleyi özetliyor. Bu isim, “fazlalık” şeklinde tercüme edebileceğimiz “nefel” kelimesinin çoğuludur. Arapçada, evlatlardan fazla oldukları için torunlara ve farzlara ziyade oldukları için farz dışındaki ibadetlere de “nafile” denilmiştir. Ganimetlerin “enfâl” olarak isimlendirilmesi, Bedir sonrasında elde edilen ganimetlerin asıl amaç değil, ilahi bir ikram ve fazlalık olarak değerlendirilmesi istendiği içindir. Enfal Suresi’nin vermek istediği temel mesaj şudur: Müminlerin ilgilenmesi gereken şey ganimetler değil, ilahi hedefin gerçekleşmesidir. Bu yüzden surede zafer kutlamasından çok muhasebe, uyarı ve dikkat çekme üslubu hâkimdir.
İki önemli vurgu adeta surenin her tarafına serpiştirilmiştir.

1. Size kalsaydı bırakın bir zaferi, Bedir savaşı diye bir şey olmazdı. Bir zafer varsa bu Allah’ın yardımıyladır. Müslümanların savaşa giden yola nasıl koyulduğu Enfâl Suresinde detaylı anlatılmıştır. Düşmanı az göstermesi, melekleri desteğe göndermesi, yağmurun yağdırılması… Böylece, size ait olmayan bir şey üzerinde tartışıp kavga etmeye hakkınız yoktur, denilmektedir.

2. Ganimetler Allah yolunda savaşmanın asıl gayesi değil, fazladan verilmiştir. Allah’tan bir lütuf ve hediye olarak değerlendirilmelidir. Gaye edinmemelidir. Asıl hedef unutulmamalıdır. Hedefin ne olması gerektiği de şu ayetlerde özetlenmiştir:
“Siz dünya geçimliğini (ganimeti) istiyorsunuz; Allah ise sizin için ahireti istiyor.” (1)
“Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın…”(2)
“Artık onların boyunlarının üstüne vurun ve parmaklarına (uzuvlarına) vurun.”(3)
“Yeryüzünde düşmana tam üstünlük sağlamadıkça hiçbir peygambere esirler edinmek yakışmaz. Siz dünya malını istiyorsunuz; Allah ise sizin için ahireti istiyor. Allah mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.”(4)

Müfessirlerin önemli bir kısmına göre son ayet, Bedir sonrasında esirler karşılığında fidye alınması meselesi üzerine nazil olmuştur. Ayette geçen “Siz dünya malını istiyorsunuz” ifadesi, savaşın ardından ortaya çıkan maddi beklentilere işaret ederken; “Allah ise ahireti istiyor” ifadesi müminleri daha büyük ve daha kalıcı hedeflere yönlendirmektedir. Kur’an burada dikkatleri ganimete, fidyeye ve maddi kazanca değil; küfrün gücünün kırılmasına ve ilahi hedefin gerçekleşmesine çekmektedir.

Son ayet, İran’ın bundan sonraki hedefini de özetlediğini söyleyebiliriz. İran ya halkının geçici menfaatlerine odaklanacak, maddi kazanımlarla yetinecek, kaldı ki bu kazanımlar da zehirli bal gibi olup sadece İran’ı öldürmek için geçici olarak ağzını tatlandırmaya dönüktür. Ya da her zorluğu göze alarak düşmanın gücünü zayıflatıp stratejik üstünlük kazanmaya odaklanacaktır. İran’ın önündeki asıl imtihan, halkın kısa vadeli ekonomik beklentileri ile uzun vadeli stratejik hedefleri arasında nasıl bir tercih yapacağı noktasındadır. Unutmamaları gereken en önemli nokta ise stratejik hedeflerinden vazgeçmeleri, düşmanın da İran’ı yok etme hedefinden vazgeçeceği anlamına gelmeyeceğidir.

Ancak insanın doğası göz önünde bulundurulup tarihi tecrübelere de bakılırsa benzer dönemeçlerde kısa vadeli menfaatlerin çoğu zaman uzun vadeli hedeflerin önüne geçtiğini kabul etmek gerekir. Genellikle başlangıçtaki uyarı ve ikazlar dikkate alınmamış, ancak bu tercihlerin ardından yaşanan ağır bedeller, acı tecrübeler ve şefkat tokatlarından sonra toplumlar yeniden asıl hedeflerine yönelmişlerdir.

Bedir Savaşının her aşamasında tercihini maddi menfaatten yana kullananların kaç kişi olduğu ve kimler olduğundan çok Kur’ân bu zihniyetle şiddetli bir mücadele vermiştir. Nitekim Bedir’den sonra gelen uyarılar yeterince dikkate alınmadığında bunun sonucu Uhud’da görülmüştür. Maddi menfaat ve ganimet düşüncesinin ön plana çıkması Müslümanların geçici bir yenilgi yaşamalarına sebep olmuştur. Bedir sonrasındaki ayetlerde sert uyarılar ve muhasebe öne çıkarken, Uhud sonrasındaki ayetlerde daha çok teselli ve merhamet üslubu hâkimdir. Çünkü nasihatlerin amacı musibetin olmaması içindir. Musibet geldikten sonra artık nasihate gerek kalmaz.

İran İslam İnkılabı Dini Lideri, ABD ile savaşta düşmanın gücünü kırmaya odaklanmakta, buna göre bir rota çizmeye çalışmaktadır. Ancak İran içinde ve dışında barış, müzakere ve İran halkının menfaati gibi cazip söylemlerin varlığını da görmek zorundayız. Temennimiz bu söylemlerin rağbet görmemesi, halkın geçici menfaatlerini bir kenara bırakarak liderlerinin arkasında durmasıdır.

İran’ın Amerika ve müttefikleriyle arasındaki mücadele yalnızca ekonomik veya ulusal çıkarlar üzerinden açıklanabilecek bir mücadele değildir. Dolayısıyla gelişmeleri sadece yaptırımların kaldırılması, ekonomik rahatlama veya bölgesel nüfuz artışı üzerinden değerlendirmek eksik bir yaklaşım olacaktır. Elbette İran’a ait varlıkların geri dönmesi, yaptırımların hafifletilmesi ve ekonomik imkanların genişlemesi önemli kazanımlardır. Ancak bunlar, Kur’ânî terimlerle ifade edecek olursak, “enfal” hükmünde olup asıl hedefin ardından gelen ilave kazanımlardır. Bunların önemsenmesi doğaldır; fakat asıl gayenin önüne geçirilmesi kabul edilemez.

ABD ganimetleriyle Irak, Lübnan, Suriye ve Türkiye’de asıl hedefi unutturmaya çalışıyor. Yatırım, kalkındırma maskesiyle bu ülke liderlerinin ağzına zehirli balından veriyor. Balın içinde zehir olduğunu ve Kur’ân’ın konu hakkındaki yaklaşımını açıklama görevi en çok ulemaya düşer. Özellikle Irak gibi ulema potansiyeli yüksek olan yerlerde seslerinin daha gür çıkması gerekir.

Veysel Demir


1) Enfâl, 8/67.
2) Enfâl, 8/60.
3) Enfâl 8/12.
4) Enfâl 8/67.
Kazanımlarla nihai hedefler arasında İran
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter