İlk kez uçak gemilerine saldırmak için kullanılan yeni İran füzesi nedir? Rezaei ve Kalibaf’ın ortaya koyduğu ve Trump’ı geri adım atmaya zorlayan tehlikeli tehditler nelerdi? Netanyahu neden ilk kez nükleer silah kullanma ihtimalinin sinyalini veriyor? Ve İran, tanker savaşını nasıl kazandı?
Son birkaç günün gelişmeleri iki ana konu etrafında şekillendi: Birincisi, ABD ile İran arasındaki tanker savaşı ve Devrim Muhafızları tarafından duyurulan İran’ın füze misillemesi. Bu misilleme kapsamında bir uçak gemisi ile iki Amerikan destroyerinin vurulduğu bildirildi. İkincisi ise ABD’nin sessizliği ve Trump’ın tehditlerinden geri adım atması; bu hızlı ve güçlü İran askeri karşılıklarına cevap vermemesi ve İran adlı ülkeyi tamamen yok etme yönündeki tehditlerini gerçekleştirmemesidir.
İran makamları, gerilimi tırmandırmaktan kaçınmak amacıyla itidali ve dikkatle hesaplanmış bir karşılığı öne çıkaran önceki politikanın yerine yeni bir politika benimsemiş durumda. Bu yeni stratejinin en dikkat çekici özelliği; hızlı misilleme, savaşın kapsamının genişletilmesi ve yeni hassas güdümlü füzelerin savaş alanına sokulmasıdır. Bütün bunlar bir şok etkisi yaratıyor ve bunun sonucunda hem ABD hem de İsrail tarafında geri çekilme yaşanıyor.
Bu gerçeği destekleyen ve Amerikan tarafındaki sessizlik ile geri çekilmenin yanı sıra, en azından kısa vadede buna yol açan nedenlere ışık tutan çeşitli göstergeler bulunuyor:
Birincisi: İran Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri General Muhsin Rızai, dün yaptığı açıklamada, 48 saat önce bir Amerikan savaş gemisi üzerinde İran yapımı bir gemisavar füzenin test edildiğini duyurdu. Rızai, ilk kez kullanılan bu füzenin Amerikalılar için adeta bir “cehennem” yarattığını ve Amerikalıların kaçmayı tercih ettiğini vurguladı.
İkincisi: General Rızai, Trump’ın, İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki Lark Adası’na yönelik Amerikan saldırısına karşılık vermesi halinde İran’ı tamamen yok etme tehdidini neden yerine getirmediğini ilk kez açıkladı. Rızai’ye göre bunun nedeni, İran füzelerinin bölgedeki önemli Amerikan tesislerini vurmasıydı. Bunlar arasında Ürdün’deki Titin tesisi ve Irak’ın kuzeyindeki Kürt bölgesinin başkenti Erbil’deki benzer tesisler bulunuyor. Bu tesislerde çok sayıda asker ile gelişmiş Amerikan askeri teçhizatı yer alıyor.
Üçüncüsü: İran Meclis Başkanı ve müzakere heyeti başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, İran petrol tankerlerinin ABD tarafından saldırıya uğraması halinde bölgenin tamamındaki Amerikan petrol ve doğalgaz şirketlerinin bombalanacağı tehdidinde bulundu. Bu, ABD Savaş Bakanı Pete Hegseth’in dün yaptığı ve ülkesinin İran petrol tankerlerini “batırıp yok edeceği” yönündeki tehdide güçlü bir yanıt niteliğindeydi.
Dördüncüsü: General Rızai, Hürmüz Boğazı’nın dışında, Basra Körfezi’nin bazı bölümlerini kapsayan kısıtlı bir bölge oluşturulduğunu ve bu bölgeye giren her türlü geminin bombalanacağını açıkladı.
Beşincisi: İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yeraltındaki sığınağından çıkarak İran’ın İsrail’e saldırması halinde “hayal bile edemeyeceğiniz bir darbe indireceklerini” söyledi. Bunun sonucunda saldırıların durdurulduğu belirtildi.
Bu beş noktayı ortaya koyup ayrıntılı biçimde değerlendirdiğimiz ve bunları önceki stratejik yaklaşımlarla karşılaştırdığımızda, yeni İran yönetiminin temkinli saldırı anlayışından geniş kapsamlı saldırılara geçtiğini güvenle söylemek mümkün. İran, daha önceki çatışmalarda kullanılmamış tüm yeni silahları devreye sokuyor. Bu da caydırıcılık politikasının, düşmanın saldırmasını beklemek yerine inisiyatifi ele alarak düşman hedeflerine derhal ve hızlı saldırılar düzenleme anlayışına dayandığını gösteriyor.
İran Meclis Başkanı Kalibaf, İran’ın yeni caydırıcılık politikasını şu sözlerle özetledi:
“İran’ın petrol ihracatının herhangi bir şekilde kesintiye uğraması durumunda Hürmüz Boğazı’ndan veya başka bir yerden tek bir damla petrol bile geçmeyecek.”
Bu politika, Hürmüz ve Babülmendep boğazlarının kapatılmasının sürdürülmesinin yanı sıra, yalnızca Amerikan üslerinin değil, bölgenin tamamındaki petrol kuyularının ve Amerikan petrol şirketlerinin de hedef alınmasını içeriyor.
Burada şu hususu hatırlatmakta fayda var: Arap dünyasındaki, özellikle Körfez bölgesindeki petrol üreticisi ülkelerin çoğu, hatta belki de tamamı, son beş ay boyunca petrol ve doğalgaz ihracatlarından kasalarına tek bir dolar dahi girmedi. Bu durum bütçelerinde ölümcül boyutlarda açıklar oluşmasına yol açtı. Bu ülkeler açığı kapatmak için ya Batı bankalarındaki mali rezervlerine başvurmak ya da borçlanmak zorunda kaldı. Ayrıca savaşın uzaması ihtimaline karşı bu ülkelerin çoğu iç harcamalarını kısmaya ve kemer sıkma politikalarına yöneldi.
Netanyahu ise son dönemde İran’ı nükleer silahlarla yok etmekle tehdit ediyor.
Netanyahu İran’ı nükleer silahlarla vurmakla tehdit ediyor; en azından son tehditlerinden biz böyle anlıyoruz. Netanyahu daha önce “hayalet” uçaklarını kullanmayı denedi, İran içinde rejim değişikliğine yol açacak bir halk ayaklanması çıkması üzerine hesap yaptı ve bütün bunlara, suikast politikasını da ekledi. Ayrıca İran’ın teslim olmasını ve rejimin değiştirilmesini sağlama umuduyla ABD’yi savaş bataklığına sürüklemeyi başardı. Ancak bu hedefinde başarısız oldu.
Netanyahu’nun bilmediği ya da bilmezden geldiği şey şu: İran’a büyük bir saldırı düzenlemeye başvurması —ister nükleer ister konvansiyonel bir askeri saldırı olsun— “İsrail” adlı devletin birkaç saat içinde ortadan kalkmasına yol açabilir.
İran, son savunma aracı olarak nükleer silah üretmeye çok uzak değil. Hâlâ 465 kilogram yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyuma ve bunun on, hatta daha fazla nükleer bombaya dönüştürülmesini sağlayabilecek bilimsel kadrolara sahip. İran liderliğinin, kendisini bu stratejik silahtan mahrum bırakacak herhangi bir müzakereye girmeyi reddetmesinin nedeni de budur.
Netanyahu’nun İran’a yönelik son saldırıda ABD ile ortaklığından çekilmesi, İran’ın hassas güdümlü füzelerinden ve Lübnan, Yemen ve Irak’taki direniş gruplarının füzelerinden duyduğu korkudan kaynaklandı. Son iki yıl içinde İran’a karşı üç kez saldırı düzenlemeyi denedi ve bunun sonucunda Büyük Tel Aviv bölgesi, Hayfa, Dimona, Eilat ve Safed dahil olmak üzere birçok “İsrail” kentinde yıkım meydana geldi. Netanyahu’ya meydan okuyoruz: Bu yıkımın görüntülerinin yayımlanmasına izin versin.
Artık her zamankinden daha güçlü hale gelen İsrail değil; İran’dır. İran, Amerikan uçak gemilerini —ister doğrudan ister müttefikleri aracılığıyla olsun— vurma cesaretini gösteren tarihteki ilk devlet olarak tarihe geçti. Gerisi ise gelecek günlerde görülecek…
Abdulbarı Atvan
Rai Al Youm




