featured
  1. Haberler
  2. Analiz
  3. İran’dan sonra dünya: Yeni bir güç merkezinin doğuşu

İran’dan sonra dünya: Yeni bir güç merkezinin doğuşu

0
Paylaş

İran’ın direnci, Batı merkezli düzenin sınırları ve 21. yüzyılın yeni güç dengesi

Dünya siyaseti uzun zamandır tek bir temel varsayım üzerine kuruluydu: Amerika Birleşik Devletleri istediği zaman askeri, ekonomik ve diplomatik gücünü kullanarak başka devletlerin davranışlarını değiştirebilir.

Bu varsayımın en güçlü sınandığı yerlerden biri İran oldu.

2026’da başlayan savaş, yalnızca İran ile ABD ve İsrail arasındaki askeri mücadeleyi değil, aynı zamanda Amerikan gücünün sınırlarını, Batı merkezli uluslararası düzenin dayanıklılığını ve yeni bir çok kutuplu dünyanın nasıl şekillenebileceğini ortaya çıkardı.

Savaşın en önemli sonucu belki de savaş alanında kimin daha fazla hedef vurduğu değildir.

Asıl sonuç şudur:

İran, ağır bir askeri saldırıya rağmen siyasi olarak ayakta kalabiliyorsa, bundan sonra hiçbir büyük devlet ABD’nin askeri üstünlüğünü otomatik olarak siyasi teslimiyet anlamına gelen bir denklem olarak görmek zorunda değildir.

Bu, uluslararası sistem açısından son derece büyük bir değişimdir.

İran’ın asıl gücü füzelerinden daha büyük

İran denildiğinde çoğu zaman petrol, nükleer program, balistik füzeler, İHA’lar veya Devrim Muhafızları akla geliyor.

Bunların hepsi önemlidir.

Ancak İran’ın uzun vadeli gücünü belirleyebilecek unsur bunlardan daha derindedir:

İran’ın insan kaynağı, coğrafyası, tarihsel devlet geleneği ve kendi başına hareket etme iradesi.

İran, birkaç on milyonluk küçük bir devlet değildir. Büyük bir nüfusa, geniş bir coğrafyaya, ciddi bir şehirleşmeye, güçlü üniversitelere, mühendislik ve tıp altyapısına, enerji kaynaklarına ve uzun bir devlet geleneğine sahiptir.

Üstelik İran’ın toplumsal kapasitesi yalnızca mevcut sınırları içinde yaşayan nüfusla sınırlı değildir.

Dünyanın farklı ülkelerinde yaşayan geniş İran diasporası, ileride İran ile küresel ekonomi arasında önemli bir bağlantı oluşturabilir.

Bu nedenle İran’ın gelecekteki gücünü yalnızca savaş sırasında ürettiği füze sayısıyla ölçmek yanlış olacaktır.

Asıl soru, İran’ın savaş sonrasında sahip olduğu insan sermayesini ekonomik ve teknolojik güce dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.

Savaş İran’ı zayıflatırken aynı zamanda dönüştürebilir

İran’ın savaşta büyük ekonomik ve altyapısal kayıplar yaşaması mümkündür.

Böyle bir savaşın maliyetini küçümsememek gerekir.

Ancak tarihte bazı savaşlar yalnızca devletleri zayıflatmaz; onları yeniden şekillendirir.

İran açısından savaşın yaratabileceği en önemli dönüşüm, güvenlik anlayışında ortaya çıkabilir.

Tahran artık şu sonuca varabilir:

Bir daha hiçbir dış gücün İran’ı aynı ölçüde hazırlıksız yakalamasına izin verilmemelidir.

Bunun sonucunda savunma sanayii, hava savunması, füze teknolojileri, uzay sistemleri, istihbarat, siber kapasite, insansız sistemler ve deniz gücü çok daha yüksek öncelik kazanabilir.

Fakat bundan da önemlisi, İran’ın ekonomik güvenlik anlayışı değişebilir.

Petrole bağımlılığın azaltılması, yerli üretimin güçlendirilmesi, alternatif ticaret yollarının geliştirilmesi, Asya ile ekonomik entegrasyon ve ulusal teknoloji kapasitesinin artırılması stratejik öncelik haline gelebilir.

Dolayısıyla savaş, İran için yalnızca bir yıkım dönemi değil, aynı zamanda bir yeniden yapılanma dönemi haline gelebilir.

Hürmüz ve Babülmedep: İran’ın coğrafi etkisi

İran’ın gelecekteki önemini anlamak için haritaya bakmak yeterlidir.

İran, Basra Körfezi’nin kuzeyinde ve Hürmüz Boğazı’nın hemen yanında bulunuyor.

Diğer tarafta İran’ın bölgesel ortakları ve müttefikleri Kızıldeniz ile Babülmendep çevresinde etkili.

Bu durum İran’a klasik bir kara veya deniz gücünden farklı bir avantaj sağlıyor: küresel ticaretin kritik boğazlarını etkileyebilme kapasitesi.

Hürmüz, dünya enerji piyasaları açısından kritik.

Babülmedep ise Asya ile Avrupa arasındaki deniz ticaretinin önemli geçiş noktalarından biri.

Bu iki alan aynı anda baskı altına girdiğinde ortaya yalnızca bölgesel bir askeri sorun çıkmıyor.

Küresel ekonomi doğrudan etkileniyor.

Dolayısıyla İran’ın bölgesel stratejik ağırlığı, sahip olduğu toprakların sınırlarının çok ötesine taşınabiliyor.

Bu, İran’ı klasik anlamda bir “Ortadoğu ülkesi” olmaktan çıkarıp küresel ticaret ve enerji güvenliğinin önemli aktörlerinden biri haline getiriyor.

İran’ın önünde Çin ve Rusya ile yeni bir dönem var

İran’ın geleceği yalnızca Batı ile ilişkilerine bağlı olmayabilir.

Çin ve Rusya ile ilişkilerinin derinleşmesi, İran’ın önündeki stratejik seçenekleri genişletiyor.

Çin İran açısından devasa bir pazar, yatırım kaynağı ve enerji ortağıdır.

Rusya ise savunma, enerji, uzay, istihbarat ve Avrasya jeopolitiğinde önemli bir ortak olabilir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta vardır:

İran’ın Çin veya Rusya’nın uydusu haline gelmesi ile bu ülkelerle stratejik ortaklık kurması aynı şey değildir.

İran’ın tarihsel devlet anlayışında bağımsızlık çok güçlü bir unsurdur.

Tahran’ın hedefi daha ziyade şu olabilir:

Batı’ya bağımlı olmayan fakat aynı zamanda tek bir Doğu gücüne de bağımlı hale gelmeyen çok yönlü bir dış politika.

Bu gerçekleşirse İran, Çin-Rusya ekseninin basit bir parçası değil, kendi ağırlığı olan üçüncü bir Avrasya aktörü haline gelebilir.

İran’ın yükselişi Ortadoğu’yu da değiştirebilir

İran’ın savaş sonrasında ayakta kalması yalnızca İran’ın meselesi olmayacaktır.

Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Türkiye, Mısır ve diğer bölgesel aktörler Washington ile ilişkilerini yeniden değerlendirmek zorunda kalabilir.

Çünkü Körfez ülkeleri açısından temel soru artık yalnızca:

“ABD bizi korur mu?”

olmayabilir.

Bunun yanına şu soru da eklenebilir:

“ABD ile karşı karşıya geldiğimizde İran’ın ne kadar uzun süre direnebileceğini hesaba katmalı mıyız?”

Bu çok önemli bir psikolojik değişimdir.

Bir büyük güç hakkındaki algı, onun yalnızca ne kadar güçlü olduğuyla değil, karşısındaki devleti istediği sonuca zorlayıp zorlayamadığıyla da belirlenir.

Eğer ABD dünyanın en gelişmiş askeri gücüne sahip olduğu halde İran’ı siyasi olarak teslim olmaya zorlayamazsa, bölgedeki diğer devletlerin stratejik hesapları da değişebilir.

İsrail açısından daha büyük bir stratejik sorun

İran’ın savaş sonrasında güçlenmesi, İsrail açısından da yeni bir dönem anlamına gelebilir.

Çünkü İsrail’in bölgesel stratejisi uzun süre İran’ın çevrelenmesi, müttefiklerinin zayıflatılması ve Tahran’ın bölgesel nüfuzunun sınırlandırılması üzerine kuruluydu.

Fakat savaş İran’ı ortadan kaldırmak yerine İran’ın daha sert, daha güvenlikçi ve daha askeri bir strateji benimsemesine yol açarsa, ortaya ters sonuç çıkabilir.

İran gelecekte:

  • daha gelişmiş füze sistemlerine,
  • daha yoğun hava savunmasına,
  • daha büyük insansız sistem kapasitesine,
  • daha gelişmiş istihbarat ağlarına,
  • daha güçlü deniz erişimine,
  • daha derin bölgesel ortaklıklara

yatırım yapabilir.

Bu durumda savaşın paradoksu şu olabilir:

İran’ı zayıflatmak için başlatılan savaş, uzun vadede İran’ı daha zor hedef alınabilen bir devlete dönüştürebilir.

En önemli mesele: İran’ın ekonomik dönüşümü

Bununla birlikte İran’ın küresel güç haline gelmesi otomatik değildir.

İran’ın önündeki en büyük sınav savaş alanı değil, ekonomi olacaktır.

İran;

insan sermayesini üretkenliğe,

üniversitelerini teknolojiye,

enerji kaynaklarını sanayiye,

diasporasını yatırıma,

savunma teknolojisini sivil teknolojiye

dönüştürebilirse ortaya çok farklı bir ülke çıkabilir.

Asıl büyük sıçrama burada gerçekleşebilir.

Çünkü bir ülkeyi gerçek anlamda büyük güç yapan şey yalnızca füze üretmesi değildir.

Çip üretebilmesi, yapay zekâ geliştirebilmesi, yüksek teknoloji ihraç edebilmesi, ilaç üretebilmesi, enerji teknolojileri geliştirebilmesi, küresel finans ve ticaret sistemlerine alternatif kanallar oluşturabilmesi ve nitelikli insanlarını ülkede tutabilmesidir.

İran’ın önündeki fırsat tam olarak budur.

Genç nüfus: İran’ın görünmeyen stratejik rezervi

İran’ın en çok gözden kaçırılan avantajlarından biri de genç ve eğitimli nüfusudur.

Bu nüfus doğru koşullarda yalnızca iş gücü değildir.

Bir ülkenin stratejik rezervidir.

Mühendisler, doktorlar, bilim insanları, yazılımcılar, akademisyenler, girişimciler ve araştırmacılar ekonomik dönüşümün temelini oluşturabilir.

Bugün İran’ın karşı karşıya olduğu ekonomik ve siyasi sorunlar bu potansiyelin tamamının kullanılmasını engelliyor olabilir.

Fakat yaptırımların gevşediği, dış ticaret kanallarının açıldığı, yatırımın arttığı ve siyasi-ekonomik istikrarın sağlandığı bir İran düşünelim.

O zaman aynı insan kaynağı bir yük olmaktan çıkıp büyümenin motoruna dönüşebilir.

Bu nedenle İran’ın geleceğini yalnızca bugünkü ekonomik veriler üzerinden okumak yanıltıcı olabilir.

Asıl soru:

İran’ın sahip olduğu kapasite serbest kaldığında ne olacağıdır.

İran’ın önündeki en büyük tehlike de yine kendisidir

Fakat burada romantik bir İran anlatısına düşmemek gerekir.

İran’ın yükselişi garanti değildir.

Ekonomik yönetim başarısız olursa, yolsuzluk artarsa, beyin göçü hızlanırsa, toplum ile devlet arasındaki güven zayıflarsa veya savaşın yarattığı güvenlik mantığı ekonomik ve toplumsal hayatın tamamını belirlerse, mevcut potansiyel kullanılamayabilir.

Dolayısıyla İran’ın asıl mücadelesi yalnızca Washington veya Tel Aviv ile değildir.

Kendi potansiyelini gerçekleştirme mücadelesidir.

Bir ülke dışarıya karşı direnebilir fakat içeride kendi kaynaklarını tüketebilir.

Gerçek stratejik başarı, direnmekten sonra yeniden inşa edebilmek olacaktır.

Yeni dünya tek kutuplu olmayacak

İran’ın yükselişi daha büyük bir dönüşümün parçası olabilir.

  1. yüzyılın dünyası muhtemelen tek bir merkezin bütün sistemi belirlediği bir dünya olmayacak.

ABD büyük güç olarak kalacaktır.

Çin daha da büyüyecektir.

Rusya önemli bir askeri ve nükleer güç olmaya devam edecektir.

Hindistan giderek daha büyük bir ekonomik ve stratejik aktör olacaktır.

Türkiye, Endonezya, Brezilya, Suudi Arabistan ve diğer bölgesel güçlerin ağırlığı artacaktır.

İran da bu yeni sistemde kendi ağırlığı olan bir kutup haline gelebilir.

Buradaki “kutup” kavramını mutlaka ABD veya Çin ölçeğinde bir ekonomik güç anlamında kullanmak gerekmiyor.

Bir ülke, kendi bölgesini etkileyebiliyor, enerji yollarını etkileyebiliyor, büyük güçlerle bağımsız ilişki kurabiliyor ve dış baskıya rağmen stratejik tercihlerini değiştirmiyorsa, uluslararası sistemde başlı başına bir güç merkezi haline gelebilir.

İran’ın potansiyeli tam olarak burada yatıyor.

Asıl değişim zihinsel olabilir

Belki de İran’ın dünyaya verebileceği en önemli mesaj askeri değil, siyasidir.

O mesaj şudur:

Bir devletin askeri olarak zayıflatılması, onun siyasi iradesinin yok edileceği anlamına gelmez.

Bu düşünce yaygınlaştığında dünya siyasetinin psikolojisi değişir.

Küçük ve orta büyüklükteki devletler, büyük güçlere karşı daha fazla seçenek aramaya başlayabilir.

Bölgesel ittifaklar güçlenebilir.

Alternatif ödeme sistemleri gelişebilir.

Enerji ticareti çeşitlenebilir.

Savunma sanayileri yerelleşebilir.

Çin, Rusya, İran, Hindistan, Türkiye ve diğer ülkeler arasında daha karmaşık ekonomik ve stratejik bağlantılar oluşabilir.

Böylece dünya, “Amerika’nın çekildiği ve Çin’in geldiği” basit bir düzene değil, birbirini dengeleyen çok sayıda güç merkezinin bulunduğu daha karmaşık bir sisteme dönüşebilir.

İran gerçekten dördüncü küresel güç olabilir mi?

Bu soruya bugün kesin “evet” demek erken olur.

İran’ın ABD, Çin veya Rusya ölçeğinde ekonomik, finansal ve teknolojik kapasiteye sahip olduğunu söylemek gerçekçi değildir.

Fakat mesele yalnızca bugünkü kapasite değildir.

İran’ın önündeki potansiyel önemlidir.

Eğer savaş sonrasında:

  1. siyasi sistemini istikrarlı biçimde yeniden üretebilir,
  2. ekonomisini toparlayabilir,
  3. yaptırım baskısını azaltabilir veya alternatif ekonomik kanallar kurabilir,
  4. Çin ve Rusya ile ilişkilerini derinleştirirken stratejik bağımsızlığını koruyabilir,
  5. genç ve eğitimli nüfusunu ekonomik üretime yönlendirebilir,
  6. savunma teknolojisini sivil teknolojiye aktarabilir,
  7. bölgesel nüfuzunu kalıcı ekonomik ilişkilere dönüştürebilirse,

İran yalnızca Ortadoğu’nun güçlü ülkelerinden biri olmaktan çıkabilir.

21. yüzyılın bağımsız güç merkezlerinden biri haline gelebilir.

Bu nedenle Robert Pape gibi bazı stratejistlerin İran’ın yükselişi konusunda dikkat çektiği noktanın en güçlü tarafı, “İran zaten süper güç oldu” iddiası değildir.

Daha önemli olan şudur:

İran’ın zorla teslim alınabileceği varsayımı çökmektedir.

Bu varsayımın çökmesi bile dünya siyasetinde ciddi sonuçlar doğurur.

Son söz: İran meselesi İran’dan daha büyük

Bugün İran’a baktığımızda aslında daha büyük bir dönüşümün küçük bir bölümünü görüyoruz.

Bir tarafta askeri üstünlüğüne, finansal gücüne ve küresel ittifaklarına güvenen eski düzen var.

Diğer tarafta kendi egemenliğini korumaya çalışan ve giderek Çin, Rusya, Asya, Afrika ve Küresel Güney ile daha fazla bağ kuran yeni güç merkezleri bulunuyor.

Bu mücadele yalnızca bombalarla, füzelerle veya yaptırımlarla belirlenmeyecek.

Asıl mücadele hangi modelin 21. yüzyılda daha dayanıklı olduğunu gösterecek.

İran’ın önünde büyük bir tarihsel fırsat bulunuyor.

Fakat bu fırsatın gerçeğe dönüşmesi için savaşta direnmek yetmeyecek.

İran’ın barışta da başarılı olması gerekecek.

Savaştan çıkıp ekonomisini yeniden kurabilen,

gençlerini ülkede tutabilen,

bilimini teknolojiye dönüştürebilen,

enerjisini sanayiye çevirebilen,

diasporasını ülkesinin gelişimine bağlayabilen

ve dış baskıya karşı kazandığı stratejik bağımsızlığı içeride refah ve istikrara dönüştürebilen bir İran,

sadece İran’ın geleceğini değiştirmez.

Ortadoğu’nun güç dengesini ve nihayetinde dünyanın yönünü değiştirebilir.

Belki de 21. yüzyılın asıl hikâyesi Amerikan hegemonyasının bir gecede sona ermesi olmayacaktır.

Daha yavaş ve daha derin bir şey olacaktır:

Dünyanın tek bir merkezin belirlediği bir sistemden, birçok merkezin birbirini dengelediği bir sisteme dönüşmesi.

Ve İran, bu dönüşümün en kritik laboratuvarlarından biri olabilir.

 


Metin oluşturulurken yapay zekadan yararlanılmıştır.
İran’dan sonra dünya: Yeni bir güç merkezinin doğuşu
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter