Birleşik ve kurumsallaşmış bir Yemen, Suudi Arabistan’ı ortadan kaldırmak zorunda değildir; fakat Riyad’ın son on yılda üzerine kurduğu bölgesel güvenlik ve güç projeksiyonu modelini yeniden değerlendirmeye zorlayabilir.
Ortadoğu’daki güç dengeleri çoğu zaman tek bir savaşın sonucuyla değil, savaşın ardından ortaya çıkan yeni siyasi düzenle değişir.
Yemen bunun en çarpıcı örneklerinden biri olabilir.
Bugün Yemen hâlâ bölünmüş, savaşın ağır insani ve ekonomik sonuçlarını taşıyan bir ülke durumunda. Birleşmiş Milletler de kalıcı çözümün kapsayıcı ve Yemenlilerin sahipliğinde yürütülecek siyasi bir süreçten geçmesi gerektiğini vurguluyor.
Ancak farklı bir senaryoyu ele alalım:
Sana merkezli yönetim Yemen’in tamamında fiilî kontrolü sağlıyor, ülkenin farklı bölgelerini merkezi devlet yapısı içerisinde birleştiriyor ve ardından savaş ekonomisinden çıkarak kurumsal bir devlet inşa etmeye başlıyor.
Bu durumda ortaya çıkacak sonuç yalnızca Yemen’in iç dengeleriyle sınırlı kalmayabilir.
Çünkü Yemen’in coğrafi konumu, onu Suudi Arabistan’ın güvenliği, Kızıldeniz ticareti, Babülmendep, Süveyş Kanalı ve İran’ın bölgesel stratejisiyle doğrudan ilişkilendiriyor.
Dolayısıyla asıl soru şudur:
Birleşik ve istikrarlı bir Yemen, Suudi Arabistan’ın devlet varlığını tehdit eder mi, yoksa daha çok Riyad’ın bugünkü bölgesel güç modelini değişmeye mi zorlar?
Sana merkezli birleşik Yemen’in ortaya çıkışı ve Ortadoğu’da yeni güç düzeni
Ortadoğu’da bazı jeopolitik değişimler bir savaşın sonucundan çok daha fazlasını ifade eder. Bir devletin sınırlarının değişmesi, bir ittifakın çözülmesi veya stratejik bir boğazın kontrolünün el değiştirmesi, bölgedeki güç ilişkilerinin tamamını yeniden tanımlayabilir.
Yemen’de yaşanan gelişmeler böyle bir kırılmanın habercisi olabilir.
Bugün itibarıyla Yemen henüz birleşmiş bir devlet değildir. Ülkedeki çatışmalar devam etmekte, insani kriz ağırlaşmakta ve Birleşmiş Milletler hâlâ kapsayıcı, Yemenlilerin sahipliğinde bir siyasi süreç çağrısı yapmaktadır.
Ancak bir senaryo düşünelim:
Sana merkezli yönetim Yemen’in tamamında fiilî kontrolü sağlıyor.
Aden, Taiz, Marib ve Hadramut gibi bölgeler merkezi devlet yapısına bağlanıyor. Silahlı yapılar ulusal ordu içerisinde bütünleştiriliyor. Yeni yönetim savaş ekonomisinden çıkarak kurumlarını kuruyor, sınırlarını güvence altına alıyor ve komşularıyla devletlerarası ilişkiler geliştirmeye başlıyor.
İşte o noktada mesele artık yalnızca Yemen değildir.
Asıl soru şudur:
Birleşik Yemen, Suudi Arabistan’ın onlarca yıldır üzerine kurduğu bölgesel güvenlik mimarisini değiştirebilir mi?
Ve daha radikal biçimde:
Yemen, Suudi Arabistan’ın bugünkü bölgesel düzeninin sonunu getirebilir mi?
Bu soruya verilecek cevap, “Suudi Arabistan yarın çöker” şeklinde basit bir evet veya hayır değildir. Asıl mesele, Suudi Arabistan’ın bölgedeki mevcut rolünün ve güç modelinin sürdürülebilir olup olmadığıdır.
Yemen’de yaşanan kırılma
Eylül 2026’da Sana merkezli Ensarıllah’ın (Husiler) Yemen’in Kızıldeniz kıyısında gerçekleştirdiği ilerleme, savaşın coğrafyasını değiştirdi. Reuters, stratejik Muha’nın ve Babülmendep çevresindeki bazı kritik noktaların ele geçirilmesinin Suudi destekli Yemen yapılanmasının zayıflığını ortaya çıkardığını ve Riyad’ın istihbarat ve güvenlik hesaplamalarında ciddi sorunlar yaşadığını bildirdi.
18 Eylül itibarıyla çatışmaların Kızıldeniz kıyısında yoğunlaşması, 112 binden fazla kişinin ülke içinde yerinden edilmesi ve binlerce kişinin deniz yoluyla Cibuti’ye kaçması, Yemen’deki dönüşümün hâlâ son derece ağır bir insani bedel taşıdığını gösteriyor.
Dolayısıyla burada romantize edilecek bir savaş tablosu yoktur.
Fakat stratejik açıdan ortaya çıkan başka bir gerçek vardır:
Yemen’in coğrafyası artık savaşın konusu olmaktan çıkıp savaşın sonucunu belirleyebilecek bir güç unsuruna dönüşmektedir.
Çünkü Yemen’in batı kıyısı ile Babülmendep arasındaki alan yalnızca Yemen için değil, küresel ticaret için de kritik öneme sahiptir.
Babülmendep, Kızıldeniz’i Aden Körfezi’ne bağlayan ve Asya-Avrupa deniz ticaretinin Süveyş üzerinden geçtiği temel güzergâhlardan biridir.
Bu nedenle Yemen’in birleşmesi, aslında Kızıldeniz’in güney kapısının tek bir siyasi merkez tarafından kontrol edilmesi anlamına gelecektir.
Suudi Arabistan açısından asıl kırılma
Suudi Arabistan için Yemen hiçbir zaman sıradan bir komşu olmadı.
Yemen:
- Suudi Arabistan’ın güney sınırıdır.
- Kızıldeniz’in güney kapısıdır.
- Babüylehrep’e hâkim coğrafyadır.
- Suudi petrol ihracat yollarını etkileyebilir.
- İran’ın bölgesel etkisinin önemli bir uzantı noktasıdır.
Bu nedenle Riyad’ın Yemen politikası uzun süre şu mantığa dayanmıştır:
Yemen zayıf kalmalı, parçalanmamalı ama Suudi Arabistan’ın güneyinde kendisine karşı güçlü ve bağımsız bir askeri-siyasi merkez de oluşmamalıdır.
Birleşik Yemen bu denklemi tersine çevirecektir.
Çünkü karşısında artık: parçalı Yemen değil, merkezî Yemen olacaktır.
Bu, Suudi güvenlik hesabında köklü bir değişikliktir.
2015’ten 2030’a tersine dönen denklem
Senaryoyu bir zaman çizgisine koyduğumuzda değişim daha açık görülür.
2015
Suudi Arabistan Yemen’e müdahale eder.
2020’ler
Yemen’deki savaş devam eder ancak Sana merkezli yapı ortadan kaldırılamaz.
2026
Sana güçleri Kızıldeniz kıyısında ve Babülmendep’e yakın bölgelerde ilerler.
2027–2028
Varsayımımız gerçekleşir ve Yemen’in tamamı tek bir merkezi devlet altında birleşir.
2029–2030
Yeni Yemen savaş sonrası kurumlarını kurmaya ve ekonomik sistemini yeniden inşa etmeye başlar.
Bu noktada 2015’teki güç ilişkisi tersine dönmüş olur.
2015’te:
Suudi Arabistan → Yemen’in geleceğini şekillendirmeye çalışan güç
iken,
2030’a doğru:
Yemen → Suudi Arabistan’ın güvenlik ve ekonomi politikalarını hesaba katmak zorunda olduğu bağımsız bölgesel aktör
haline gelir.
Bu değişimin kendisi bile Suudi Arabistan açısından büyük bir stratejik dönüşüm anlamına gelir.
ABD güvenlik şemsiyesi sorgulanırsa
Daha büyük kırılma ise Washington-Riyad ilişkisinde ortaya çıkabilir.
Eylül 2026’da Muhammed bin Selman ile ABD Merkez Kuvvetler Komutanı arasındaki görüşmelerin, Yemen’deki tırmanışın ardından gerçekleşmesi ve Washington’ın doğrudan saldırı yerine istihbarat ve hedefleme desteğiyle sınırlı kalması, Suudi güvenlik hesaplamalarının ne kadar ABD desteğine bağlı olduğunu gösteren önemli bir gelişmedir.
Şimdi bunu birleşik Yemen sonrasında düşünelim.
Eğer Riyad’ın karşısında:
güçlü Yemen
stratejik Babülmendep
İran’la yakın ilişkileri bulunan bir komşu
olursa, Suudi yönetiminin kendisine sormak zorunda kalacağı soru şudur:
ABD güvenlik şemsiyesi, güney sınırımızdaki stratejik problemi gerçekten çözebilir mi?
Bu soru yalnızca dış politika sorusu değildir.
Aynı zamanda Suudi Arabistan’ın devlet modelinin önemli bir parçasını sorgular.
Suudi Arabistan’ın “sonu” derken kastedilen nedir?
Burada üç farklı ihtimali birbirinden ayırmak gerekir.
Birinci ihtimal: Suudi devletinin sona ermesi
Bu en radikal senaryodur.
Bugün bunun kaçınılmaz olduğunu gösteren yeterli veri bulunmamaktadır. Suudi Arabistan hâlâ büyük mali kaynaklara, güçlü devlet kurumlarına ve önemli ekonomik kapasiteye sahiptir.
İkinci ihtimal: Monarşik yönetim biçiminin değişmesi
Bu çok daha ileri bir senaryodur ve Yemen’den çok daha fazla iç faktörün aynı anda bozulmasını gerektirir.
Üçüncü ihtimal: Suudi bölgesel düzeninin sona ermesi
İşte en gerçekçi stratejik tartışma burada başlar.
Suudi Arabistan devleti varlığını sürdürür.
Ancak:
Riyad merkezli bölgesel güvenlik sistemi
zayıflar.
Bu durumda “Suud’un sonu”, devletin ortadan kalkması değil, Suudi Arabistan’ın bugünkü bölgesel konumunun sona ermesi anlamına gelir.
Ekonomik cephe: Yemen neden burada daha da önemli?
Suudi Arabistan’ın büyük bir ekonomik tamponu vardır.
IMF, 2026’da Suudi ekonomisinin bölgesel savaşa rağmen güçlü makroekonomik temeller, rezervler, enerji ve lojistik altyapısı sayesinde direnç gösterdiğini belirtiyor. IMF aynı zamanda uzun süreli çatışmanın ticaret, yatırım ve Vision 2030 üzerindeki riskleri artırabileceğini vurguluyor.
Dolayısıyla:
Yemen birleşti → Suudi ekonomisi çöktü
şeklinde doğrudan bir denklem kurmak doğru değildir.
Ancak başka bir senaryo mümkündür.
Eğer:
- Babülmendep sürekli risk altında kalırsa,
- Kızıldeniz taşımacılığı pahalılaşırsa,
- petrol altyapısına saldırılar devam ederse,
- sigorta ve nakliye maliyetleri yükselirse,
- savunma harcamaları artarsa,
- Vision 2030 projelerinin maliyeti yükselirse,
o zaman Suudi ekonomik dönüşümü üzerinde uzun vadeli baskı oluşabilir.
IMF’nin mevcut değerlendirmeleri de savaşın uzaması halinde ticaret, güven ve yatırım üzerinde aşağı yönlü riskler bulunduğunu belirtiyor.
Bu nedenle Yemen meselesi bir noktadan sonra:
askerî mesele → ekonomik mesele
haline gelebilir.
Vision 2030’un paradoksu
Suudi Arabistan’ın bugünkü dönüşüm projesi aynı anda iki hedef taşıyor:
Petrol dışı ekonomiyi büyütmek
ve
ülkeyi bölgesel ve küresel yatırım merkezi yapmak.
Fakat bunun için istikrarlı ticaret yollarına ihtiyaç var.
Birleşik Yemen’in Babülmendep üzerinde güçlü bir konuma sahip olduğu bir ortamda Riyad’ın önünde şu soru oluşur:
Güneydeki güvenlik sorununa milyarlarca dolar harcamak mı, yoksa ekonomik dönüşümü hızlandırmak mı?
Elbette cevap mutlaka biri veya diğeri olmak zorunda değildir.
Ancak uzun süreli jeopolitik baskı, kaynakların önceliklendirilmesini zorlaştırabilir.
İşte bu nedenle Yemen’in Suudi Arabistan üzerindeki etkisi yalnızca askeri değildir.
Mali ve ekonomik bir etki de yaratabilir.
İran açısından yeni dönem
Birleşik Yemen’in ortaya çıkması İran açısından da önemli bir dönüşüm yaratır.
Bugünkü söylemlerde Yemen çoğu zaman İran’ın bölgesel vekil ağı içerisinde değerlendirilir.
Ancak bağımsız bir Yemen devleti ortaya çıkarsa daha karmaşık bir ilişki doğabilir:
İran → Yemen’in sahibi
değil,
İran ↔ Yemen
şeklinde iki devlet arasında stratejik ortaklık.
Bu ayrım önemlidir.
Çünkü Yemen kendi devlet kurumlarını oluşturur, ulusal ordusunu kurar ve dış politikasını belirlerse, Tahran açısından en sürdürülebilir ilişki biçimi de bağımsız bir devletle stratejik ortaklık kurmak olacaktır.
Böyle bir durumda İran’ın jeopolitik çevresinde iki önemli deniz kapısı bulunur:
Hürmüz
ve
Babülmendep.
Eylül 2026’da her iki güzergâhta da deniz trafiğinin savaş nedeniyle ciddi baskı altında olması, bu iki boğazın aynı anda ne kadar önemli olduğunu gösteriyor.
Bu durum İran’ın stratejik ağırlığını artırabilecek bir unsur olmakla birlikte, aynı zamanda Yemen’in bağımsızlığını koruyarak kendi çıkarlarını gözetmesini daha önemli hale getirir.
Mısır: Süveyş’in kaderi Yemen’e bağlanıyor
Mısır açısından yeni Yemen’in önemi doğrudan ekonomik olacaktır.
Zincir şöyledir:
Babülmendep
↓
Kızıldeniz
↓
Süveyş Kanalı
↓
Akdeniz
Dolayısıyla Mısır’ın çıkarı, Yemen’in siyasi kimliğinden önce Kızıldeniz’in güvenliği ve ticaretin sürekliliğidir.
Bu nedenle Kahire’nin yeni Yemen’le ilişki kurması, uzun vadede kaçınılmaz bir diplomatik gereklilik haline gelebilir.
Umman’ın rolü büyür
Umman ise yeni sistemin arabulucu ülkesi haline gelebilir.
İran ile Körfez ülkeleri arasındaki diplomatik kanallarda zaten önemli bir rol oynayan Umman, Yemen konusunda da kritik bir coğrafi konuma sahip.
ABD ile Sana merkezli yapı arasındaki görüşmelerin Umman’da yürütülmesi bunun güncel bir örneğidir.
Birleşik Yemen sonrasında:
İran
↕
Umman
↕
Yemen
↕
Körfez
arasında yeni bir diplomatik hat oluşabilir.
Bu da Umman’ın bölgesel önemini artırır.
Çin’in rolü
Çin açısından Yemen’in önemi ideolojik olmaktan çok ekonomik ve stratejiktir.
Pekin için temel mesele:
ticaret yollarının açık kalmasıdır.
Babülmendep’deki istikrarsızlık, Asya-Avrupa ticaretini doğrudan etkiler.
Nitekim Eylül 2026’da Babülmendep ve Hürmüz’deki aksaklıkların aynı anda küresel enerji taşımacılığını etkilemesi, Çin gibi büyük ticaret ülkelerinin bölgesel diplomasiye daha fazla ağırlık vermesini teşvik ediyor.
Eğer Yemen savaş sonrasında istikrarlı bir devlet haline gelirse, Çin için:
limanlar + altyapı + enerji + lojistik
alanlarında önemli bir ekonomik ortaklık alanı doğabilir.
Türkiye’nin rolü
Türkiye açısından da yeni Yemen yalnızca siyasi bir mesele olmayacaktır.
Yemen’in yeniden inşası:
- limanlar,
- yollar,
- enerji,
- konut,
- altyapı,
- lojistik,
- savunma sanayii
gibi çok sayıda alan açabilir.
Bu nedenle Ankara’nın Yemen’le ilişkisi, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerinin de bir parçası haline gelebilir.
Türkiye kendisini İran ile Körfez arasında doğrudan bir blok tercihi yapan aktör olarak değil, çok taraflı ekonomik ve diplomatik ilişkiler kuran bölgesel güç olarak konumlandırabilir.
Asıl soru: Yemen model olacak mı?
İşte bütün hikâyenin kaderini belirleyecek nokta budur.
Yemen’in askerî olarak birleşmesi tek başına yeterli değildir.
Çünkü:
Askerî zafer ≠ devletleşme.
Yeni Yemen’in başarısı şu sorulara vereceği cevaplarla ölçülecektir:
- Silahlı gruplar ulusal orduya entegre edilecek mi?
- Güney ve doğu bölgeleri siyasi olarak temsil edilecek mi?
- Petrol gelirleri nasıl paylaşılacak?
- Aden’in ekonomik rolü ne olacak?
- Marib’in enerji kaynakları nasıl yönetilecek?
- Hadramut’un yerel talepleri nasıl karşılanacak?
- Farklı siyasi ve mezhepsel grupların devlet içerisindeki yeri ne olacak?
- Babülmendep uluslararası ticarete açık tutulacak mı?
Bu sorulara kapsayıcı cevaplar bulunabilirse, Yemen yalnızca birleşmiş olmaz.
Yeni bir devlet modeli ortaya koyar.
Birleşmiş Milletler’in mevcut yaklaşımının da temelinde kapsayıcı, Yemenlilerin sahipliğinde ve ülkenin birlik, egemenlik ve toprak bütünlüğünü koruyan siyasi süreç bulunuyor.
İşte o zaman “Yemen modeli” ortaya çıkar
Başarılı bir Yemen:
savaşan Yemen
değil,
devletleşen Yemen
olur.
Bu durum Irak’ta devlet ile silahlı aktörler arasındaki ilişki tartışmalarını, Suriye’de merkez-çevre ilişkilerini ve Lübnan’da silahlı yapıların devlet kurumlarıyla ilişkisini etkileyebilir.
Yemen’in başarısı başka ülkelerin aynı modeli kopyalayacağı anlamına gelmez.
Fakat bölgedeki siyasi tartışmalara yeni bir örnek ekler:
Bir savaş hareketi, bütün ülkeyi kontrol ettikten sonra kendisini nasıl devlete dönüştürür?
Ve nihayet Suudi Arabistan’a geri dönüyoruz
Yemen’in başarısı Suudi Arabistan üzerinde doğrudan bir rejim değişikliği baskısı yaratmayabilir.
Ama şu zinciri başlatabilir:
Yemen birleşir
↓
Riyad’ın Yemen politikası başarısız olarak değerlendirilir
↓
ABD güvenlik garantisinin sınırları tartışılır
↓
Suudi dış politikası yeniden şekillenir
↓
İran ve Yemen’le anlaşma zorunluluğu ortaya çıkar
↓
Körfez ülkeleri daha çok kutuplu güvenlik arayışına girer
↓
Suudi bölgesel ağırlığı azalır
↓
Hanedan içerisinde stratejik tercih tartışmaları derinleşebilir
↓
Suudi yönetim modelinde dönüşüm ihtimali doğabilir.
Buradaki son basamak kesin değildir.
Fakat zincirin ilk halkaları gerçekleşirse, özellikle de Yemen birleşirse, Suudi Arabistan’ın eski bölgesel rolünü aynı şekilde sürdürmesi giderek zorlaşabilir.
“Suud’un sonu”nun gerçek anlamı
Bu nedenle “Yemen, Suud’un sonu olabilir” tezini şöyle formüle etmek daha doğru olur:
Yemen, Suudi Arabistan devletinin sonunu getirebilir demek için bugün yeterli kanıt yoktur.
Fakat:
Yemen’in birleşmesi ve ardından başarılı bir devletleşme süreci, Suudi Arabistan’ın mevcut bölgesel güç düzeninin sonunu başlatabilir.
Bu çok farklı bir iddiadır.
Çünkü bir devletin ortadan kalkması gerekmeden de onun bölgesel hegemonya dönemi sona erebilir.
Ve belki de asıl büyük dönüşüm burada gerçekleşir.
2030’a doğru yeni Ortadoğu
Böyle bir senaryoda Ortadoğu’nun güç haritası artık yalnızca:
ABD – Suudi Arabistan – İsrail
ekseninde okunamaz.
Bunun yerine çok daha karmaşık bir yapı ortaya çıkabilir:
İran → Hürmüz
Yemen → Babülmendep
Mısır → Süveyş
Türkiye → ekonomik ve diplomatik ağ
Umman → arabuluculuk
Suudi Arabistan → Körfez ve enerji merkezi
Çin → ticaret ve altyapı
ABD → askerî güç ve deniz güvenliği
Rusya → diplomatik ve stratejik erişim
Bu sistemde hiçbir aktör tek başına bölgenin tamamını belirleyemez.
Ortadoğu, tek merkezli bir düzenden çok merkezli bir güç sistemine doğru ilerleyebilir.
Sonuç: Asıl mesele Yemen değil, Yemen’den sonra kurulacak düzen
Yemen’in bütün ülkeyi birleştirmesi, tek başına Ortadoğu’nun kaderini değiştirmeyebilir.
Fakat üç gelişme aynı anda gerçekleşirse tablo tamamen değişir:
1. Yemen birleşir.
2. Yemen başarılı biçimde devletleşir.
3. Yeni Yemen, Suudi Arabistan’la sürekli savaş yerine bağımsız bir devlet olarak ekonomik ve diplomatik ilişkiler kurar.
İşte o zaman Yemen’in etkisi askeri sınırlarını aşar.
Çünkü Riyad’ın karşısında artık sürekli savaşılması gereken parçalı bir ülke değil, Kızıldeniz’in güneyinde stratejik coğrafyaya sahip, birleşmiş ve kurumsallaşmış bir Arap devleti bulunur.
Bu durum İran’ın çevresindeki stratejik denklemi değiştirir.
Körfez ülkelerinin güvenlik hesaplarını değiştirir.
Mısır’ın Süveyş politikasını değiştirir.
Çin’in Kızıldeniz yaklaşımını değiştirir.
Türkiye’nin bölgesel ekonomik seçeneklerini genişletir.
Ve en önemlisi, Suudi Arabistan’ın bölgesel rolünü yeniden tanımlamak zorunda bırakabilir.
Bu nedenle hikâyenin en radikal versiyonu aslında:
“Yemen Suudi Arabistan’ı yendi.”
değildir.
Daha büyük ve tarihsel olarak daha önemli olan şudur:
“Yemen’in birleşmesi, Suudi Arabistan’ın merkezinde bulunduğu eski bölgesel düzenin sürdürülebilirliğini sorgulanır hale getirdi.”
Eğer bu sürecin sonunda Riyad kendisini yeniden yapılandırmak zorunda kalırsa, Yemen’deki savaş yalnızca Yemen tarihinin bir dönüm noktası olmaktan çıkar.
Ortadoğu’da bir güç çağının kapanışının başlangıcı haline gelir.
Ve belki de 2030’ların en önemli sorusu şu olur:
Suudi Arabistan, yeni Ortadoğu’nun kurucularından biri olarak mı kalacak, yoksa yeni düzenin ortaya çıkmasına karşı eski düzeni korumaya çalışırken kendi bölgesel ağırlığını mı tüketecek?
Bu sorunun cevabı Yemen’in askerî zaferinden çok, Yemen’in zaferden sonra nasıl bir devlet kuracağına bağlı olacaktır.




