featured
  1. Haberler
  2. Analiz
  3. Silahlar ve irade: Amerika’nın bombalayarak ortadan kaldıramayacağı moral farkı

Silahlar ve irade: Amerika’nın bombalayarak ortadan kaldıramayacağı moral farkı

0
Paylaş

İranlılar vatanseverliğin ne kadar ileri gidebileceğini dünyaya gösterirken, Amerikalılar ise ne parçası olmak istedikleri ne de onay verdikleri bir savaşın içine sürüklendiklerini ortaya koydu.

İran’a karşı büyük çaplı bir ABD kara gücüne katılmaları karşılığında borçların affedilmesini öneren bir teklif, savaşa girmek isteyen bir ülkenin göstergesi sayılmaz; tam tersine, savaşmak istemeyen bir ülkeye işaret eder. ABD ve “İsrail” İran’a karşı savaşa giriştiğinden beri, karşı karşıya gelen iki güç arasında sürekli bir ikilik, yani irade farkı gözleniyor.

İranlılar, vatanseverliğin ne kadar ileri gidebileceğini dünyaya gösterdi; bunun en çarpıcı örneği, şu anda dahi devam eden ve daha önce görülmemiş ölçekteki sokaklardaki kitlesel varlıkları. Amerikalılar ise ne katılmak için gönüllü oldukları ne de istedikleri bir savaşın içine sürüklendiklerini gösterdiler.

Peki bu durumda Amerikan hükümeti bu savaşta kendisini nerede buluyor?

İrade ikilemi, dünyanın ilk kez Gazze’deki İsrail soykırımında tanık olduğu bir durumdu. Batı Asya’nın en güçlü ordusuna sahip olmasına rağmen, işgal sadece Hamas’ı ortadan kaldırma hedefine ulaşamamakla kalmadı, aynı zamanda ordusunda düşük moralle karşılaştı; çok sayıda akıl sağlığı krizi ve intihar vakası yaşandı. Filistinli direniş savaşçıları ve Filistinli siviller, halklarına ve sevdiklerine karşı işlenen en iğrenç ve korkunç suçlara tanık olmak zorunda kalsalar da, bu durum onların geri savaşma ve topraklarını ve onurlarını savunma iradelerini daha da artırdı. Filistinli direniş savaşçıları silahlarını bırakmadı. Ve dünya, her şeyini kaybetmiş gibi görünen bir halkın sergilediği inancı hayranlıkla izleyerek, direnişlerini çeşitli şekillerde desteklemeye ve dirençlerini takdir etmeye devam ediyor.

İronik bir şekilde, hem ABD hem de Siyonist rejim askeri harekatlarına başlarken bahse girdikleri şeylerden biri de halkın azmini ve umudunu kırmaktı. Şok sadece orduyu hedef almakla sınırlı değildi. Halkı da etkilemek amaçlanmıştı. Düşman, yeterli yıkım ve korkunun sonunda halkları direnişe karşı çevireceğini ve siyasi teslimiyete zorlayacağını hesaplamıştı. Ancak bölge genelinde bu hesaplama defalarca farklı bir gerçeklikle karşılaştı: Toplumlar, siyasi olarak teslim olmadan da muazzam maddi kayıpları absorbe edebilirler. 

Hizbullah’ın Filistin’i desteklemek için düzenlediği misilleme operasyonlarının ardından İsrail rejiminin insanlık dışı eylemleri karşısında Lübnan, direncin bir başka çarpıcı örneğini sergiledi. Arap ülkesi genelinde İsrail’in aralıksız bombardımanı ve çağrı cihazı saldırısı, “dünyayı hayrete düşüren bir sahneyi gözler önüne serdi: ne pahasına olursa olsun Direnişin arkasında duran dirençli bir millet.”

Yemen’deki Ensarullah, hem Filistin’le hem de Lübnan’la dayanışma amacıyla Kızıldeniz’de operasyonlar yürütürken, izleyenler bir kez daha Galaxy Leader gemisindeki neşe ve tasasız danslar karşısında şaşkınlıklarını gizleyemedi. Oysa Yemen, on yılı aşkın süredir kıtlıktan sivillerin katledilmesine yol açan hava saldırılarına kadar uzanan ağır sıkıntılara göğüs germek zorunda kaldı.

Maddi açıdan bakıldığında Yemen’in ABD ve “İsrail” ile arasında daha büyük bir uçurum olması neredeyse mümkün değil. Yemen, bölgenin en yoksul ülkelerinden biri ve yıllarca süren savaşın ve ekonomik yıkımın ağır sonuçlarına katlandı. Buna rağmen Yemenli savaşçılar, kendilerinden katbekat üstün bir askerî güçle karşı karşıya gelmeye ve dünyanın stratejik açıdan en önemli deniz yollarından birini tehdit etmeye hazır olduklarını gösterdiler.

Birçok kişinin anlamakta zorlandığı nokta ise şuydu: Böylesine sınırlı imkânlara sahip bir ülke, insanlığa karşı işlenen en büyük suçlara karşı nasıl olup da direnebiliyordu? Buna karşılık, kendilerini her zaman insanlığın öncüleri olarak gören zengin ülkeler ise en iyi ihtimalle sessiz kalmakla yetiniyordu.

İradeler arasındaki bu karşıtlık, İran’a yönelik savaşta doruk noktasına ulaştı. ABD ve “İsrail”, İranlıların rejim değişikliği istediği yönündeki anlatıyı yaymak için büyük miktarda kaynak harcarken, bu anlatı, 28 Şubat’ta suikast sonucu öldürülen İslam Devrimi Lideri’ni uğurlamak için İranlıların sel gibi sokaklara dökülmesiyle çok farklı bir görüntüyle karşı karşıya kaldı. Ardından ülkenin başlıca meydanlarında her gece süren kalabalıklar aylar boyunca devam etti.

Ortada herhangi bir hükümet yönlendirmesi, herhangi bir maddi ödül yoktu… Sadece yas ve vatanseverlik vardı.

Bu ayrım önemli. Bir halkın savaş istememesi, savaş kapısına dayandığında kendini savunmaya hazır olmayacağı anlamına gelmez. Mesele, İranlıların savaşı isteyip istemediği değil; savaş kendilerine dayatıldıktan sonra teslim olmaya razı olup olmadıklarıdır. En azından sokaklardaki görüntülere bakıldığında, cevap hayır gibi görünüyordu.

Halkın tepkisi, yıllar boyunca süren siyasi anlaşmazlıkların, toplumsal bölünmelerin ve ideolojik farklılıkların altında güçlü birleştirici bir ilkenin bulunduğunu gösteriyordu: İran’ın toprak bütünlüğü ve egemenliği doğrudan saldırı altına girdiğinde, vatanı savunma içgüdüsü bu bölünmelerin önüne geçecekti.

İranlılar şimdiye kadar 200’den fazla geceyi sokaklarda geçirdi; “Amerika’ya ölüm”, “İsrail’e ölüm” ve “Teslimiyete ve uzlaşmaya hayır” sloganları attı. 40 günlük savaş sırasında bu kitlesel varlık, Amerikan saldırılarının hedefi altında gerçekleşti.

Ve böylece dünya, İran’ın bir başka yüzüne tanık oldu.

“Canfada” kampanyası, iradeler arasındaki karşıtlığı daha da belirgin hâle getirdi. ABD insan gücü eksikliğiyle mücadele ederken, savaş gemilerinde moral sorunları yaşanırken ve halk, sevdiklerini savaşa göndermek istemezken; İran’ın elinde, vatanını korumak için kendisini feda etmeye hazır bir halkın oluşturduğu güçlü bir koz bulunuyor.

31 milyondan fazla İranlı, cephe hattında yer almaya hazır olduklarını göstermek amacıyla “Canfada” kampanyasına kayıt yaptırdı. Ülke genelindeki ana meydanlarda her gece İranlılar, “Burası bizim cephemiz” diyor. Halk, olası bir ABD kara saldırısına karşı hazırlıklı olmak amacıyla silahlarla eğitim yapmaya da başladı.

Buradaki önem yalnızca savaşa hazır olduğunu ifade eden İranlıların sayısından kaynaklanmıyor. Asıl önemli olan, sivil ve askerî moral arasındaki sınırın bulanıklaşmış görünmesi: sıradan insanlar, kendi evlerini bizzat savunmak zorunda kalabilecekleri ihtimaline karşı kendilerini hazırlıyorlar. İran Dışişleri Bakanı’nın savaşın başında haklı olarak ifade ettiği gibi, İranlılar savaşı bekliyordu. Savaş kendilerine dayatıldığında ülkelerini savunmaya hazırdılar.

Spektrumun diğer ucunda ise ABD ordusu bulunuyor. Dünyanın en büyük ve en gelişmiş savaş gemilerinden biri olan USS Abraham Lincoln, bölgede olağanüstü uzun bir süre denizde konuşlandırıldı ve bu durum gemideki personeli uzun süreli fiziksel ve psikolojik baskı altında bıraktı. Uçak gemisindeki bazı denizcilerin denize atlamaya teşebbüs ettiği bildirildi. Aileleri ise tükenmişlik, son derece düşük moral ve acil müdahale gerektiren ruhsal sorunlardan söz etti.

Ayrıca denizcilerin uçak gemisindeki koşullar hakkında kamuoyu önünde konuşmaktan caydırıldığına ilişkin haberler de ortaya çıktı. Bu da savaşın yükünü taşıyan insanların yaşadıkları sıkıntılar hakkında açıkça konuşmak konusunda isteksiz veya yetersiz kaldıkları bir ortamda moralin ne hâle geldiği sorusunu gündeme getiriyor. Uçak gemisi dünyanın en büyük savaş gemileri arasında yer alıyor; ancak üzerinde zafer işaretleri taşımıyordu. Aksine, zayıflığın ve savaşa devam etme iradesindeki eksikliğin işaretlerini taşıyordu.

Filistin’den Lübnan’a, Yemen’den İran’a kadar aynı tablo tekrar tekrar ortaya çıktı: ezici askerî güç büyük bir yıkıma yol açabilir, ancak mutlaka teslimiyeti sağlayamaz. Teknoloji binaları, altyapıyı ve askerî hedefleri yok edebilir; fakat insanların, varoluşsal olduğuna inandıkları bir dava uğruna ne kadar bedel ödemeye hazır olduklarını tek başına belirleyemez. İşte maddi asimetrinin, bambaşka bir güç biçimiyle — direnme yönündeki insan iradesiyle — karşı karşıya geldiği nokta burasıdır.

Bir savaş yalnızca kimin en büyük yıkımı gerçekleştirebileceğiyle belirlenmez. Büyük ölçüde, psikolojik, siyasi ve toplumsal açıdan kimin daha uzun süre dayanabilecek durumda olduğuna bağlıdır.

Öyleyse Washington, bu asimetrinin bu farklı boyutunu hafife mi aldı?

Ruya Pur Bakır
Al Mayadeen

Silahlar ve irade: Amerika’nın bombalayarak ortadan kaldıramayacağı moral farkı
0

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter