a) Ehl-i Beyt Mektebinin mihverlerinden birisi hak ve hakikat noktasında risalet ve nübüvvetin kıstas oluşudur. Muhammed Mustafa’nın resul veya nebî olarak anıldığı meseleler Hz. Muhammmed’in eylemlerinin doğruluğu noktasında bir etkiye sahip değildir. Nebi ile resûl arasındaki farka değinip konuyu dallandırıp budaklandırmak istemiyorum. Belki bu konu ile ilgili itirazları başka bir yazıda ele alıp değerlendirebiliriz. İddialı konuşmak istemiyoruz, ama bu konu ile ilgili ileri sürülen ayetlere vakıfız. Daha Türkiye’de bu konu gündeme gelmeye başladığı dönemlerde bu satırların yazarı Ahmed Subhî Mansûr’un resul ile nebi arasındaki farkı ele aldığı çalışmalarını mülahaza etmiştir. Kendilerini Kurancılar olarak nitelendirenlerin de en azından İbn Arabî’nin ve Kasanî’nin nebi ve resul hakkındaki açıklamalarını mülahaza etmeye davet ediyoruz. Onun açıklamaları hakikaten çok daha derin ve temellidir.
b) Sahâbe kuşağını Hz. Muhammed’in fermanlarına bağlılıklarına göre değerlendirmeliyiz. Fermanlara bağlılık noktasında gevşeklik gösteren veya karşı koyan kim varsa Hz. Peygamber’in değil sahâbe kuşağından o birey/ler/in üzerine soru işareti konulmalıdır. En azından biz Ehl-i Beyt mektebi müntesipleri bu noktada temkinli davranıyoruz. Temkinli davranmamızı sahâbe kuşağına hakaret olarak değil değerini ortaya koymak olarak telakki edilmesini istirham ediyoruz.
c) Kültürün İslamîleşmesi elbette bir süreç gerektirir. İnançtan eyleme kadar cahiliyye döneminin ilke ve uygulamaları ortaya konulmalı, bunun karşısında ilahî ve nebevî buyruk bir tağyir, tashih ve ıslahta bulunmaya kalkışmış ve bu da sahâbe kuşağı tarafından itirazla karşılaşmış ve bu durum temerrüde kadar işi vardırmışsa artık bu failler hakkındaki düşünceleri okuyucunun kendisine bırakıyoruz.
d) Bundan daha tehlikeli olanı ise Resûlullah’ın vefatından sonra nebevî buyruğun aksine Cahiliyye uygulamasının ihya edilme uğraşısıdır. Bu uğraşı ve savaşı verenlerin en alt seviyesi ile Cahiliyyenin kirini taşıdıklarının göstergesidir. Bütün bu mukaddimelerin sebebi Resûlullah’ın temettü haccında bulunması ve Onun vefatından sonra temettü haccının ortadan kaldırma girişimleridir. Buhârî’nin Sahîhindeki rivayetine göre (Buhârî, Sahîh, Kitâbü’l-Hacc, Babü’t-Temettui ve’l-İkrâni ve’l-ifrâd, hds no: 1489) câhiliyye ehli ise hac aylarında umre yapmayı yeryüzündeki en büyük günahlardan sayarlardı. Muharrem ayını Safer ayına dönüştürür ve şöyle derlerdi: Develerin sırtındaki yaralar iyileştiğinde, izleri silindiğinde ve Safer ayı çıktığında, umre yapmak isteyen için umre helal olur. YANİ TEMETTÜ HACCINI BÜYÜK GÜNAHLARDAN OLARAK TELAKKİ EDERLERDİ.
e) Resûlullah (s.a.a.) hicretin 10. Yılında veda haccını yapmış ve bu veda haccını temettü haccı olarak gerçekleştirmiştir. Dolayısıya Resûlullah’ın fiili ile Câhiliyyenin uygulaması arasında bir tezatlık söz konusudur. Mümin bir birey Resûlullah’ın uygulamasını temel alır, bu noktada itiraz seslerini yükseltenler hatta inatla itiraz edenler hakkında hiç te olumlu bir düşünceye sahip olamaz. En alt seviyesi ile sadece Medine dönemini kabul edecek olsak dahi on yılda İslam’a yönelik gönülden bağlılık hakkında kuşku oluşturmaktadır. Bundan daha da tehlikelisi bunun bir plan ve proje dahilinde yapılmış olmasıdır. Nitekim bundan hemen önce Tebûk Gazasında Hz. Peyamber’s sukast girişiminde bulunulmuştur.
f) Resûlullah’a Veda haccında temerrüt derecesinde itirazda bulunulmasına dair kanıt ise Müslim’in Sahîhinde (Müslim, Sahîh, Bâbu beyâni vucûhi’l-ijhrâm, hds no. 1211/130.) geçen rivayetlerdir. Okuyucu bu bölümdeki rivayetleri inceleyebilir. Biz “Aişe dedi ki: Resûlullah (s.a.a.) Zülhicce’nin dördünde veya beşinde öfkeli bir halde gelerek yanıma girdi. Ben: “Seni kim kızdırdı ey Allah’ın Resulü! Allah onu cehenneme atsın!” deyince şöyle buyurdu: “Duymadın mı? Bu adamları bir emir verdim; bir de baktım tereddüt ediyorlar!.. —burada Hakemi zannederim (galiba tereddüd ediyorlar) buyurmuş, demiş. Devamında ise şöyle buyurdu: Geride bıraktığım şu vakıa tekrar karşıma çıksa, yanımda hediye getirmez; onu satın alırdım. Sonra bunların çıktığı gibi ihramdan çıkardım.” buyurdular.”
g) Ahmed’in Msünedinde Câbir b. Abdullah’tan aktarılan rivayette ise sahâbenin temettü haccına niyet etmediğini Resûlullah’ın bu haclarını umreye çevirmeleri şeklindeki açık buyruğunu ve sahâbe kuşağının inat ettiklerini görmekteyiz. Nihayetinde Rahmet Peygamberi hutbe irat etmek zorunda kalmıştır. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 3/317)
ı) Bir başka husus Resûlullah’ın emrinde şüphe ve kuşku uyandırmak, emirlerini sorgulanır bir hale getirmekle şeklinde başlanan tavrın arka planının nerelere kadar gittiğini göstermektedir. Nihayetinde hak ve hakikatin mücessem hali hakkında “innehu le yehcur/sayıklıyor” denilecek cürete kadarc iş varacaktır.
i) Temettu haccnı Ömer kendi döneminde yasaklayacaktır. İmrân b. Husayn’ın da dediği gibi Resûlullah temettu haccını yapacak, konu ile ilgili başka bir ayet gelmeyecekti. Ancak onun deyişi ile bir adam bu konuda kendi görüşüne göre hareket edip Resûlullah’ın sünnetini ikga edecekti. Konuya dair ilginç nükte de şudur. İkinci Halifenin Temettu haccını ortadan kaldırmak için ileri sürdüğü gerekçe Câhiliyye dönemi insanlarının birebir bakış açısını göstermektedir. Müslim’in Sahîhinde temettü haccının yasaklanmasına ilişkin ileri sürdüğü gerekçe şudur: “Biliyorum ki, Peygamber (s.a.a.) ile ashabı bunu yapmıştır. Ancak halkın Erâk denilen yerde kadınlarla cinsel münasebette bulunarak, sonra başlarından su damlar bir halde hacca gitmeye devam etmelerini iyi görmedim, demiş.” (Müslim, Sahîh, Kitâbü’l-Hacc, Bâbun fi neshi’t-tahalluli…, hds no: 1222) Yukarıda Buhârî’nin Sahîhinden aktardığımız rivayette de buna gönderme vardı.
j) Sünnetin uygulanması ve anti devrim çatışması risaletin temsilcisi Ali ile Osmân arasında da devam edecektir. Müslim’in Sahîhinde Şakîk b. Abdullah’tan aktardığı şu rivayet bize olayın bir yönünü ortaya koymaktadır. “Osmân temettu haccını yasaklıyor, Ali (a.s.) ise onu emrediyordu. Osmân, Ali’ye (a.s.) bir söz söyledi. Bunun üzerine Ali: ‘Resûlullah (s.a.a.) ile birlikte temettu yaptığımızı sen de muhakkak biliyorsun.’ dedi. Osmân: ‘Evet, fakat biz o zaman korku içindeydik.’ karşılığını verdi.”” “Müslim, Sahîh, Bâbü Cevâzi’t-Temettui, hds no: 1223”
k) Yukarıdaki rivayette Müslim, Osmân’ın Ali’ye söylediği söze deyim yerindeyse sansür uygulamıştır. Bu olayı başka kaynaklardan araştırdığımızda Osmân’ın ne dediğini Metâlibü’l-Aliyyesinden öğrenebiliyoruz. “Osmân, Hz. Ali’nin üzerine yürümeye devam etti, nerdeyse parmağını onun gözüne sokacaktı ve ona şöyle diyordu: ‘Sen kesinlikle sapkın ve saptırıcısın!’ Ali (a.s.) ise ona hiçbir şekilde karşılık vermiyordu.” “نك لضال مضل ، ولا يرد علي رضي الله عنه عليه شيئا” (İbn Hacer, Metâlibü’l-Aliyye, 10/44
l) Müslim’in rivayetinde geçen şu ifade hakkında da bir şeyler söylemek gerekir: “Osmân: ‘Evet, fakat biz o zaman korku içindeydik.’ karşılığını verdi.””” Bilemiyorum, hicretin 10. Yılına gelinmiş, artık Mekkeli Müşriklerin saldırıı için ellerinde bir olanağın kalmadığı bir ortamda korkudan bahs etmek oldukça güçtür. Nitekim Müslim’in şerhleri de bu notada sadre şifa bir açıklamala getirememiştir. Müsned’de (1/61) ise Katâde korku neydi ki sorusuna “bilemiyorum” demek zorunda kalmıştır.
Uzun olduğunun farkındayız.
Bu kadar açıklamaların kafi olduğu kanaatindeyiz.
Selam, muhabbet ve dua ile.




